“Ankara Kriterleri”nde Neredeyiz?

21 Mayıs 2020

 

Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri açısından 2006 kritik bir yıldı. 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nin ardından adaylık statüsüyle giderek yükselen üyelik motivasyonu 2005 yılında müzakerelerin başladığı döneme kadar 8 farklı Uyum Yasa Paketi’nden oluşan reform programları ile geçmişti. Bu dönemde AB üyeliği Türkiye’deki demokratik reform hareketleri için önemli bir kaldıraçtı. Nitekim her ne kadar “o gömleği çıkarttık” söylemi sürekli olarak vurgulansa da İslamcı olarak anılan AK Parti için özellikle sivil asker ilişkilerinde demokratikleşme yolunda AB reformları aynı zamanda “Batı”dan çağrılan bir meşruiyet kaynağıydı.

Türkiye ile AB müzakerelerinin başlamış olması Batı kanadında da Avrupa’nın kadim anksiyetelerini canlandırmıştı. Türkiye’nin AB üyesi olma ihtimalinin giderek artması Avrupa’daki Türkofobik endişelerin artışına neden oldu. Almanya, tam üyeliğe alternatif oluşturabileceğini düşündüğü AB Antlaşmaları’nda bir karşılığı olmayan imtiyazlı üyelik argümanıyla, Fransa ise Kıbrıs kördüğümü ile Türkiye’nin üyelik motivasyonunu düşürdü.

2006 yılında Avrupa Birliği Konseyi’nin 8 faslın açılmamasına ve hiçbir faslın geçici olarak kapatılmamasına ilişkin verdiği karar AB-Türkiye ilişkilerine ağır bir darbe vurdu ve 2006’ya kadar Türkiye siyasetinin “Avrupalılaşması”nı (Europeanization) kaleme alan literatür sonrası dönemlerde Avrupa’dan uzaklaşmayı (Deeuropeanization) kaydetmeye başladı. Türkiye kanadında söz konusu kopmanın anahtar ifadesi dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen “Kopenhag Kriterleri’ni gerekirse Ankara kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz.” ifadesiydi.

Nitekim siyasi iktidar “Ankara Kriterleri” söylemiyle Türkiye için 2006 sonrasındaki yasal reform hareketlerinde AB merkezli bir meşruiyet zeminini inşa etmedi. 2007 yılındaki genel seçimlerde, 12 Eylül 2010 yılında gerçekleşen Anayasa referandumunda, 2011 yılındaki genel seçimlerde Türkiye’nin demokratikleşme hareketlerinde Türkiye’nin “kendinden menkul” dinamikleri daha sık vurgulanmaya başlandı. AB’nin Türkiye’ye direktiflerine karşı üretilen siyasal dil giderek keskinleşti. Öyle ki 2012 yılında AB tarafından Türkiye için 1998’den beri her yıl yayımlanan İlerleme Raporu TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı tarafından bir programda çöpe atıldı. 2013’te ise Türkiye AB’nin eleştirileri giderek sertleşen İlerleme Raporu’nu bir kenara koyarak kendi ilerleme raporunu hazırlamaya başlamıştı. Oysa aday bir ülkenin AB’ye başvurusu asimetrik ve hiyerarşik ilişkiyi de beraberinde getirmekteydi ve bu bağlamda Birlik açısından ele alındığında İlerleme Raporları bir karne niteliği taşımaktaydı. Türkiye’nin ise raporlara ilişkin temel eleştirisi ise raporların müktesebata uyum sürecinde teknik değerlendirmeleri aşarak siyasileşen bir üst söylem üretiyor olmasıydı.

Son on yıl “uzaklaşma” dönemi olarak kayda geçti

 Avrupa Birliği’nin ve Türkiye’nin 2010’lardan 2020’ye uzanan son onyılını (last decade) ifade edebilecek anahtar sözcük “mesafe” oldu. Tarafların birbirinden giderek uzaklaşmasındaki temel etken her iki kanadın da kendi iç sınavlarına odaklanmış olmasıydı. Türkiye bu dönemde sıcak siyasette, güvenlik ve ekonomik merkezli meselelerine odaklandı.

Türkiye’de 2012’deki Gezi Olayları, 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk iddiaları ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi siyasi iktidarın güvenlik endişesinin yükselmesine neden oldu. Darbe girişimi sonrasında 20 Temmuz 2016’da Türkiye genelinde yaklaşık 2 yıl sürecek olan Olağanüstü Hal ilan edildi.

Bunun yanında Türk lirası özellikle 2016 sonrasında giderek artan döviz baskısıyla karşı karşıya geldi. 2018 yılında ise Türk lirası en çok değer kaybeden para birimlerinden biri olmuştu. Ayrıca iktidar partisinin 2013 ve 2019 yılları arasında siyasi zeminini pekiştirmek için dokuz kez sandığa gitmesi kamuoyu ve piyasalarda seçim yorgunluğu söylemlerini de beraberinde getirdi.

Genişleme adımlarını ikinci plana atan Avrupa Birliği ise bu dönemde derinleşme sınavı vermekteydi. Birlik son on yılda Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye’nin üyeliği için inandırıcı bir perspektif sunamadı. Bunun temel nedenleri arasında 2004’teki Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan büyük genişleme sonrasında dile getirilen genişleme yorgunluğu ve hazmetme kapasitesi yer almaktaydı. Nitekim 2010’lu yıllarda büyük genişleme ile üyeliğe alınan Polonya ve Macaristan bu kez “AB Değerleri” ile Birliği normlar tartışmasının içine çekti. AB Komisyonu ve AB Parlamentosu her iki ülkede hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarına yönelik giderek artan tehditlere karşı üyelik haklarının askıya alınmasına varacak önlemlerin ortaya konulduğu ihlal prosedürlerini başlatmak zorunda kaldı. AB ile Polonya ve Macaristan’daki gerilimin merkezinde her iki ülkedeki popülist iktidarlar bulunmaktaydı. Bu noktada sağ ve sol popülizmin AB’nin son on yılını doğrudan etkileyen önemli sınavlardan biri olduğunu ifade etmek mümkündür.

Özellikle 2012 sonrasında kuzey Afrika coğrafyası ve Orta Doğu ülkelerinden gelen göç baskısı, AB içinde göçmen karşıtı reaksiyonu da beraberinde getirmişti. Bunun yanında Birlik içindeki ekonomik çalkantılar İspanya, Yunanistan, İtalya, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde popülist bir söylem üreten partilerin oylarının giderek yükselmesine yol açtı. Birliğin ana damar iki ülkesi Almanya ve Fransa’da da parlamentodaki aşırı kanatların oylarının yükselmesine ilişkin endişe hakimdi. Birlik kamuoyu; göç ve ekonomik çalkantılarla, sınır ötesi için bir “medeniyet eşiği” olarak konumlandırılan Avrupa Birliği normlarını popülist iktidarlarla ağır bir teste tabi tuttu.

2010’lu yılların ikinci yarısında Birliği “parçalanma” iddiaları ile sarsan Birleşik Krallık’ın üyelikten ayrılma süreci oldu. Haziran 2016’da gerçekleştirilen halk oylaması sonucunda ülke AB üyeliğinden ayrılmaya karar verdi fakat karşılıklı bağımlılığın derinliği nedeniyle her iki kanat arasında anlaşmalı bir ayrılma 2020’ye gelindiğinde henüz mümkün olmamıştı. Süreç ilerlerken bölgesel ittifakların aslında giderek derinleştiği günümüzde  “Brexit”in sadece AB’nin değil, süreç içinde büyük ekonomik kayıplar veren Birleşik Krallık’ın da bir sınavı olduğu açıktı.

Arap isyanları sonrasındaki göç akını ise rotası üstündeki devletleri doğrudan etkiledi. Kuzey Afrika’dan İtalya ve İspanya üzerine yönelen göç akışı AB zirvelerinde çözümsüzlüğü ve “kale duvarları”nı da beraberinde getirdi. Türkiye üzerinden durak ülke Yunanistan ve hedef ülke Almanya’ya yönelen düzensiz göçmenler ise AB-Türkiye ilişkilerinin göç başlığına indirgendiği döneme şahit olmamıza neden oldu. 2014 Avrupa göç krizi sonrasında Birliğin “Doğu Sorunu” Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan’dan gelen göçmenleri Türkiye üzerinde durdurmak olmuştu. Nitekim 2016 yılında karşılıklı olarak imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile Yunanistan üzerinden gelen düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderileceğine, bunun karşılığında da Avrupa içindeki bir düzenli mültecinin AB ülkelerine yeniden yerleştirileceğine ilişkin mutabakatla göç akışının azalmasında önemli ölçüde başarılı olundu. Fakat bu dönemde göçmenler AB ile Türkiye arasındaki  “kapıları açarız” tartışmasında araçsallaşmış ve rencide edici bir konuma sıkışmıştı.

“Ankara Kriterleri” gerçekleştirilebildi mi?

 2002 yılından beri tekrarlanan fakat 2006 yılında ilişkilerin zedelenmesiyle Türkiye-AB ilişkileri literatürüne geçen “Ankara Kriterleri” o dönemde siyasi iktidarın demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına ilişkin kararlılığını ifade eden son derece güçlü bir metafordu. İktidar “Ankara Kriterleri” ifadesi ile bir yönüyle Türkiye’nin reform hareketlerinde AB’ye bağımlı olmadığını Türkiye toplumunun kendinden menkul dinamikleri ile Kopenhag Kriterlerinde geçen “medeniyet eşiğini” aşabileceğini vurgulamaktaydı.

 Fakat AB’nin adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılanması şart koşulan ve 1993 yılında Kopenhag zirvesinde imza edilen kriterler yasal bir zemine dayanmaktaydı. Kopenhag kriterleri siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmaktaydı. Kriterlere göre aday ülkeler demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygı gösterilmesini ve azınlıkların korunmasını ve de işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığını sağlamak zorundaydı. Bunun yanında üyelik için gerekli yükümlülükleri yani topluluk mevzuatının benimsenmesi de şarttı. Birlik söz konusu kriterleri Türkiye’nin 1998 yılında aday ülke olarak ilan edilmesinden itibaren İlerleme Raporları ile her yıl periyodik olarak somut bir metinle ortaya koymaktaydı.

Türkiye’de ise siyasal iktidar söz konusu metni “Ankara Kriterleri” olarak kabul edip yola devam edeceklerini son 10 yılda defaatle vurguladı. Bu vurgu Türkiye’de giderek inandırıcılığını kaybeden Birliğin Türkiye nezdinde artık "muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma" sürecinde koşullandırıcı bir güç olamayacağının da beyanı niteliğindeydi. Fakat Türkiye’nin de özellikle son on yılda yüz yüze geldiği güvenlik, ekonomi ve göç başlıklarındaki sınavlar nedeniyle soyut bir söylem olan “Ankara Kriterleri”nde de beklenen yol katedilemedi. Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi iktidarın özgürlüklere ilişkin yaklaşımının katılaşmasına neden oldu. Buna halkın alım gücünün düşüşü ve seçim yorgunluğu da eklenince Türkiye’nin öncelikleri başkalaştı. Ayrıca Birlik ve uluslararası toplum, Türkiye sınırının güneyindeki güvenlik endişelerini anlamakta zorlanmaktaydı.

Söz konusu gelişmeler AB-Türkiye ilişkilerinin izlencesi niteliğindeki AB’nin Türkiye için hazırladığı yıllık raporlara da doğrudan yansıdı. Örneğin son rapor olan “2019 Türkiye Raporu”nda Birlik yetkilileri rapora yıpranan ilişkilerde gelinebilen seviyeyi özetler nitelikte bir cümleyle, “Türkiye AB için hâlâ kilit bir ortaktır.” ifadesiye başlamaktaydı. Aday ülke Türkiye’nin özellikle Birlik içinde Türkiye karşıtı kanatlar tarafından “stratejik ortak” makasına alınmaya çalışılması Türkiye tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmekteydi. Raporun devamında ise OHAL sonrası Türkiye’deki tutuklama süreçlerine, KHK’lara ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yargı sistemi ve yolsuzlukla mücadele gibi birçok başlığa eleştiriler yöneltilmekteydi.

Türkiye-AB ilişkileri kriterler boyutuyla ele alındığında Müzakere Çerçeve Belgesi kapsamında, 35 fasıl üzerinden yürütülen müktesebat uyumu sürecinde 15 yılda sadece 16 fasıl müzakereye açılıp, bunlardan biri geçici olarak kapatıldı. Bu yönüyle son on yıldır fetret devrinde olan AB’nin Türkiye’nin adaylık sürecinde motivasyonunu giderek tüketen bir yaklaşım sergiledi. Birlik açısından ele alındığında Türkiye henüz Kopenhag kriterlerinin çok uzağında fakat söz konusu kriterlere AB üyelerinin ne kadar uyum sağladığı da bir tartışma konusu niteliğinde. Avrupa içinde dahi “Batının ne kadar Batılılaştığı” yani AB’nin kendi normlarına riayeti yoğun bir şekilde eleştirildiği son on yılda, Birliğin adaylar üzerindeki hiyerarşisinde irtifa kaybettiği muhakkak.

Türkiye ise AB’ye reaksiyoner bir tutumla üretilen “Ankara Kriterleri”  ifadesinin aksine 2010’lu yıllarda cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yılına atfen 2023, İstanbul’un fethinin 600. yılına atfen 2053 ve Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinin 1000. yılına atfen 2071 vizyonlarına yöneldi. İktidar söz konusu vizyon metinlerini bir eşik değil bir hedef noktası ve bir ufuk çizgisi olarak değerlendiriyor.  Birliğe göre Türkiye Kopenhag Kriterleri’nin henüz uzağında, Ankara ise motivasyonu tüketilen üyelik sürecinde Kopenhag kriterleri için artık “Ankara Kriterleri” ifadesini kullanmaya devam ediyor. Fakat söz konusu kriterleri Türkiye’nin kendi kendine karneleştirilememesi bir diğer handikapı da beraberinde getiriyor. Türkiye 2012 ve 2013 yıllarında AB ilerleme raporlarına karşı reaksiyoner bir tutumla kendi ilerleme raporlarını kaleme aldı; fakat muhtemelen aynı handikap nedeniyle söz konusu raporlar sürdürülmedi. Bu noktada Ankara’nın 2023, 2053 ve 2071 vizyonlarına odaklandığını, söz konusu vizyon metinlerinin ise az önce de belirttiğimiz üzere bir eşik değil bir hedef noktası ve bir ufuk çizgisi olarak değerlendirdiğini ifade etmek gerekiyor. 

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri dolaylı yollardan dalgalı bir şekilde devam etmekte. Hem Birliğin hem de Türkiye’nin karşılıklı ilişkilerden ziyade kendi sınavlarına odaklanmak zorunda kalması nedeniyle üyelik sürecinde bir ilerleme kaydedilmesi henüz beklenmemekte. Türkiye’nin bir söylem olan “Ankara Kriterleri”nde nerede olduğu ise söz konusu kriterleri “kimin puanlayacağı” ve öznellik tartışmaları nedeniyle belirsizliğini korurken, Covid-19 krizinin sunduğu üzere 2020’ler hem AB hem Türkiye için yeni sınavlarla birlikte geliyor.

 

 

 

 

 

 

 


 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.