Astana-Soçi-Tahran Derken İdlib'de Neler Oluyor?

28 Ocak 2020

Uzun süredir şiddetli hava bombardımanlarının hedefi olan İdlib’in en büyük ilçesi Maret el Numan’ın Esed rejimi güçlerinin kontrolüne girdiği yönündeki son haberler İdlib konusunda hafızamızı tazelemek ihtiyacı doğurmuş bulunuyor.

İdlib, Suriye’nin kuzeybatısında ve  Lazkiye’ye de çok yakın. Nüfus iki milyon civarında.

İdlib hem rejim ve Rusya hem muhalifler hem de ABD için oldukça önemli.

Nüfus yoğunluğu, ciddi ekonomik potansiyeli var.  Esed rejimi için bu özelliklerin yanı sıra coğrafi konumu da dikkate alındığında önemli bir tehdit.

İdlib'deki muhalif gruplar çeşitli. ÖSO, El Nusra ve en güçlüsü olan Ahrarüş Şam olan pek çok grup var. Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) selefi durumundaki Hür Subaylar Hareketi'nin temelinin de İdlib’deki Cisr el Şuğur'da atıldığını da hatırlayalım.

Rakka'dan sonra İdlib, Fetih Ordusu koalisyonu tarafından Mart 2015'te tamamen Suriye ordusunun kontrolünden çıkartılan ikinci kent oldu.

Bu hamle Nusra Cephesi ve ortaklarına İdlib üzerinden Halep-Hama-Şam anayolunu keserken Lazkiye'ye yönelik saldırılarda da burayı sıçrama tahtası olarak kullanma imkanını da sunmuş oldu.

Fetih Ordusu'nun iki ana bileşeni El Kaide'nin Suriye kolu Nusra Cephesi ile eski El Kaidecilerin kurduğu Ahrar el Şam idi. Bu ortaklık Halep'e yönelik operasyon için de tesis edildi ama başarılı olamadı.

Nusra ile Ahrarüş Şam arasındaki mücadele tabiatıyla Esed tehditi karşısında  kesintilere uğruyor.

Bu bilgilere ek olarak İdlib’de ABD’nin çeşitli biçimlerde bazı muhalif grupları da desteklediklerini de kaydedelim.

Astana sürecinde İdlib’deki muhaliflerin arası açılmıştı. HTŞ, Astana'ya katılmayı reddetti. Ahrar, Astana'ya doğrudan katılmadı ama sonradan Ahrar'a katılan grupların çoğu Astana sürecine dahil oldu.

Astana süreci ise bir bakıma Esed rejiminin çıkışı için bir zemin oluşturma çabasına dönüştü.

Türkiye’nin bu süreçle, İdlipdeki muhalifleri ikna çabalarının, elimizde bir avuç kor tutmaya benzediğini yazmıştım aylar önce. Zor bir işe talip olmuştuk.

İdlib'de Fetih Ordusu'nu oluşturan güçler kısa bir süre sonra 'düşman kardeşlere' dönüştü

Daha sonra Astana süreciyle çatışmasızlık bölgeleri oluşturma konusunda Türkiye'nin üstlendiği kritik rol de sahada safların ayrışmasını derinleştirdi. Türkiye'nin Ruslarla diyaloğu ve muhaliflerin çoğunun çağrıldığı, ancak bir kısmının katılmadığı Astana süreci, bazı muhalif güçlerin Türkiye’ye mesafeli durmasına yol açtı.

Fırat Kalkanı ve Astana sürecine katılmayı reddedenler, Nusra Cephesi'nin etrafında kümelendi. Nusra liderliğindeki bu gruplar Ocak'ta Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ismiyle ortak cephe kurdu. Böylece Ahrar el Şam zayıfadı.

 

İdlib, Astana'da tartışılan 4 çatışmasızlık bölgesinden biriydi. Rusya, İran ve Türkiye ateşkesi korumak için garantör rolünü üstleneceklerdi. Böylece Türkiye İdlib’de asker bulundurarak Suriye ile ilgili süreçte etkin olmanın imkanlarını zorlama fırsatı yakalamayı planlıyordu.

Bu çatışmasızlık vurgusu tarafların silah bırakması vurgusuyla 7 Eylül Tahran Zirvesinde bir daha pekiştirilmişti. Çatışmasızlık mutabakatı sonrasında bölgede çatışmaların bir süreliğine azalması –hatırlayalım-  umut vermiş idi,

Ne var ki henüz daha Erdoğan’ın Tahran dönüşü sonrasında İdlib’e hava saldırılarının sürmesinin , Tahran Zirvesinden hayata geçecek bir mutabakatın çıkma ihtimaline gölge düşüreceğine yönelik bir işaret olarak değerlendirenler de yok değildi. Bu değerlendirmeleri yapanlar elbette zamanla haklı çıktı.

Daha sonraki gelişmelerden en önemlisi Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonu oldu.

Türkiye, Afrin çıkışıyla hem güneyden gelecek tehlikeyi önlemeyi, hem Akdenize uzanacak bir kürt koridorunu önlemeyi amaçlıyordu. Böylece Esed güçlerinin ve Rusya’nın İdlib’i ele geçirmesine de mani olacaktı. Ayrıca İdlib’e müdahelenin getireceği göç için de bir tampon bölge oluşturma şansını  yakalayacaktı.

Türkiye’nin Afrin’de söz sahibi olması, Esed rejiminin İdlib’i ele geçirmesinin önünde ciddi bir engel haline geldi. İdlib’de sadece hava saldırılarıyla netice alamıyacağını biliyor. İdlib, Esed rejimi açısından Haleple bütünleşmenin de önemli bir yönüdür. Halepte yaptıkları da dikkate alındığında Türkiye’nin pazarlıksız Esed rejimine bu kapının açılmasına sıcak bakması elbette düşünülemez.

Tahran ve Moskova’nın İdlib’e müdaheleye sıcak bakan tutumları karşısında Avrupa ülkelerinin tavrı ise bu müdaheleyi önleyecek güçte gözükmüyor.

Ancak Ağustos 2019 tarihinde Esad rejimine bağlı güçlerin Rusya’nın desteğiyle İdlib’deki  9 Numaralı Gözlem Noktası’na intikal etmekte olan Türk askeri konvoyuna hava saldırısı düzenlenmesi Astana sürecinde sonun başlangıcı demekti. Bu saldırının Türkiye’nin Güvenli Bölge konusunda ABD’yle uzlaşıya varmasının hemen ardından gerçekleşmesi de manidardır.

Soçi mutabakatında rejimin İdlib’e yönelik saldırıları engellemesini üstlenen Rusya’nın Esed’le İdlib’e düzenlediği hava saldırılarının yoğunlaştığını düşününce  Soçi  mutabakatı sakıt olmaya başlamış demektir. Yine Soçi’de Rusya ve İran’ın  İdlib’deki muhalifler ile teröristlerin ayrıştırılması görevini de ne derece başarıyla götürecekleri de ayrı bir konudur.

Lavrov, daha yeni yaptığı bir açıklamada "Biz Suriye'deki siyasi süreçte yer almaya hazır olan yurtsever silahlı muhalefetin, teröristlerden ayrılmasına ilişkin anlaşmaların uygulanmasıyla ilgili çalışmaları devam ettirme konusunda anlaştık. Bu anlaşmaların uygulanması gerekir." dese de Türkiye İdlib’de kendisine yakın duran grupların geleceği  açısından endişe duymaya devam edecek.

Son günlerdeki gelişmeleri dikkate aldığımızda Esed rejiminin İdlib’e hakim olmasının ciddi sonuçları olacağı da inkar edilemez.

Evet, hikaye bu.

Kıssadan hisse:

Ülkemize güney sınırımızdan gelen terörist unsurlar karşısındaki teyakkuz ve güvenlik haklarımızın altını çizmek kaydıyla ve Esed ailesinin bu konuda sütten çıkmış ak kaşık olmadıklarını bilmekle beraber diplomatik yolları tüketmekte erken davrandığımızı düşünüyorum. Bu aceleci karar, çok bilinmeyenli bir denklemin ortasında bıraktı bizi. Israrla hep vurgulamışımdır:

1) Rusya ve Çin’in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde veto gücüne sahip daimi üyeler olduğunu dikkate aldığımızda, BM ile bu konuda bir yere varamıyacağımızı öngörmeliydik.

2) Obama yönetiminin son dönemlerinde ABD'de derin devlette büyüyen çatlakların Suriye'de karşımıza çıkacağını dikkate almalıydık.

 3) Libya’daki Kaddafi sonrası durumdan ders alarak, sayısız uzlaşmaz grubun bulunduğu bir ülkede sonuca varmanın kolay olmayacağını düşünmeliydik.

Her neyse…Mit müsteşarının Suriyeli yetkililerle görüşmesini ciddi bir adım olarak görüyorum. Adana Mutabakatı üzerinden derinleşerek giderek zararın neresinden dönülürse kardır.

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.