Modern Dünyanın ‘İlah’ı : Piyasa

16 Ocak 2020

 

Müslümanlar 1500 yıldır ilk defa, bu kadar ağır bir yükün altında. Ne yazık ki Müslümanların gözleri ve gönülleri “oyunda oynaşta”. Freud’ü bile çileden çıkaran lümpen burjuva gibi, inanç ve ibadetlerini bile, dünyevi heves ve hevaya ram etmişler. “Bunlar da insan, nefisleri var” diyesim geliyor ama artık, eşik bu eşik değil. 500 yıldır uyukladığımız otobüsten inme vakti geldi. İneceğimiz durak, bu durak.

Haçlılar hınçları, silahları, sadizmleri ile birlikte gelmişlerdi. Ama onların tanrısı bugünkülerin ‘ilah’ı gibi değildi. Bugünkülerin ‘ilah’ı “piyasa”.

Popüler yazılara yakışmayan soyutlamalara, akademik mülahazalara kendimizi kaptırmadan, Ricardo’yu odak alıp, ne demek istediğimizi en özlü haliyle anlatmaya çalışalım.

Modern ‘İlah’ “Piyasa”nın Vaz Ettiği Ahlak

Grek, Helen, Latin filozofları, başta Gazzali ile İbn Haldun olmak üzere Müslüman düşünürler, Ortaçağ filozofları; dünya nimetlerini insanın emrine amade kılan, kötülükleri yok eden, ahlaklı ve edepli donanımlar edinmek suretiyle kişileri değerli kılan insani gücün emek olduğu konusunda hem fikirdir. Klasik ekonominin kurucusu Adam Smith (1723-1790), İbn Haldun’u hemen hemen aynen tekrar ederek, emeğin en yüce değer olduğunu modern dünyaya tefsir etmiştir. Smith ile Haldun arasında tek bir fark vardır. Ekonomi ahlakı ile ilgili bu fark, iki farklı yaşam dünyasını tümüyle karakterize edecek kadar önemlidir.

Sanayi devriminin ‘homo economicus’una hayat veren Smith, döneminin ekonomik ilişkilerini meşrulaştıran ve ‘fizyokratlar’dan öğrendiği modern ekonomi ahlakını formüle edip çerçeveleyen metafizik üstadıdır. Akademik hayatına, ‘Ahlak Hisleri Teorisi’ isimli eserinin ders notlarıyla adım atmıştır. Smith’in, Fizyokratlardan esinlenerek formüle ettiği ekonomi ahlakının kökeni hedonizme dayanmaktadır. Formüle edilen ekonomi ahlakı, Greklerden Latinlere tevarüs eden ‘en yüce iyilik’ (summum bonum) tasarımının modern dünya için yeniden anlamlandırılmasından ibarettir.

Smith’in formüle ettiği bu ahlak anlayışına göre, bireylerin kendi menfaatlerini sürekli olarak iyileştirmeye eğilimli olmaları, doğalarında bulunan bir meziyettir. Bu meziyet gereği, insanlar, durmadan çalışıp çabalamakta, mal ile mülk sahibi olmaktadır. Bu meziyetin gerektiği gibi icra ve ifa edilebilmesi, bireylerin tam bir serbestiyet (liberty) içinde davranmalarına ve hazzı tetikleyen özgürlük (freedom) ortamına sahip olmalarına bağlıdır. Rasyonel bir varlık olan her insanın; zarar zuhur etmeden zararlı olanı bertaraf etmeye ve faydalı olanı daim kılmaya eğilimli olması, mevcut olumsuzlukları ortadan kaldıracak ve sonunda, her bir kişi için en iyinin elde edilmesi mümkün olacaktır. Herkesin en iyiye kavuşması, toplumun ve ülkenin de ‘görülmez bir el’ tarafından en iyiye nail olmasına vesile olacaktır.

Demek ki, herkesin kendisi için en iyi/faydalı olanı elde etmeye yönelik yarışa/rekabete odaklanarak çalışması/çabalaması, bazı toplumların diğer bazılarına göre neden daha fazla zenginlik, mal-mülk, bolluk ve refah ürettiği sırrını gizlemektedir. Dolayısıyla, insanların çalışma ve çabalarını en fazla sergiledikleri ekonomik faaliyetler, hiçbir kısıtlamaya maruz bırakılmadan icra ve ifa edilmeli; üretim, tüketim, girişim ve ticaret tam bir özgürlük içinde sürdürülmelidir. Yani devlet ya da herhangi bir otorite, ekonomik hayata asla müdahale etmemeli, arz ile talebin ya da işlem gören ürünlerin fiyatlarının piyasada kendi dengesini serbestçe bulmasına asla mani olunmamalıdır. Bu ilke, ahlaki ve hukuki güvence altına alınmalıdır.

İbn Haldun’a göre ise, toplumsal değişim ile doğal olaylar ve mücbir sebepler, fiyatlara ve piyasaya müdahaleleri zorunlu kılmaktadır. Büyük kent merkezlerinde tüketim artmakta, üretim yetersiz kalmakta ve fiyatlarda fahiş artışlar ortaya çıkmaktadır. Harp, abluka veya kıtlık zamanlarında ihtiyaçları karşılamak mümkün olmadığından, fiyatlara müdahale ve hatta muhtaçlara ücretsiz yardım zarureti hasıl olmaktadır. Ayrıca, İslam ahlak ve hukuku tüketicinin korunmasını şart koşmaktadır.

Müslümanların büyük kentlerde müreffeh bir hayat sürdürdüğü dönemlerde İslam ahlakı, bireysel çıkarları önceleyen faydacı ahlakı açık bir dille ret etmiştir. Yarış ve rekabet telkin eden değil, dayanışma ve yardımlaşmayı öngören ekonomi ahlakını vaaz etmiş ve bu farklılık, haliyle, Smith ile İbn-i Haldun’un ekonomi kuramlarındaki ayrışmayı belirginleştirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken, İbn-i Haldun’un ekonomi teorisinin moderniteye nakledilir iken, İslam ahlakından arındırılması ve İslam ahlakının faydacı ahlak ile ikame edilmesidir. Vurgulanan ve önemli olan; günümüze intikal etmiş haliyle rekabetin ve bireysel çıkarcılığın, modern ekonomi ahlakı olarak formüle edilmesi, ‘homo economicus’un meşrulaştırılması ve bunun küresel bir ahlaki ilke olarak dayatılmasıdır.

Her birimiz, her gün, iş hayatımızda, faydacı ahlaka örnek teşkil edecek yüzlerce olay yaşıyoruz. Sokakta, hatta her sabah ve akşam özel aracımızla giderken, dolmuşa /  metrobüse -İstanbul’da yaşayanlar beni çok iyi anlayacak- biner iken, yarışmacı yaşam tarzımıza dair sayısız deneyimler atlatıyoruz. Bunları o kadar kanıksadık, normalleştirdik ki, sanki böyle bir hayatın dışında var olabilme ihtimalimiz yok. En acınası hallerimizi de domestik dünyamızda yaşıyoruz. En fazla da evimizde. Aile hayatımızda faydacı ahlaka çok büyük bir itikatla, sadakatle, itaat ve ibadet ediyoruz: Bebeklikten itibaren bizatihi biz; kendi çocuklarımızı sürekli yarışa zorladığımız, kendi çocuklarımızı bile birbiriyle kıyaslayarak onları rekabete sürüklediğimiz, bizim gözümüze girebilmeleri için, onlara, kardeşlerini bile saf dışı bırakmaları gerektiğini öğrettiğimiz için, onlarda narsist duyguları depreştiriyor ve yarışmayı / rekabeti yaşamın vazgeçilmez bir zorunluluğu olarak çocuklarımıza belletiyoruz. Onlar da aile hayatından itibaren, gündelik yaşamlarını güç gösterisine dönüştürüyorlar, en yakınlarındaki ekip arkadaşlarına karşı acımasız ve hatta despotça davranışlar sergileyebiliyorlar. Çünkü en yakın arkadaşını, yoldaşını, sırdaşını, dostunu saf dışı bırakmadığı takdirde, onun için takdir edilen ve münasip gösterilen hedefe ulaşmasının imkansız olduğunu onun zihnine kor gibi işliyoruz. Bu hedefe tek başına ulaşma olanağı dışında ona hiçbir seçenek şansı tanımıyoruz.    

Modern ‘İlah’ “Piyasa”nın Elçisi: Ricardo

Okurlarımızın sabrı ve hoşgörüsüne sığınarak, bu başlık altında, muhteva gereği, bir miktar teknik izahat sunmamız gerekiyor.

Herkesin bildiği gibi ekonomi, imalat ve ticaret alanlarından oluşur. Biraz daha farklı anlamlarıyla bunlara ekonomistler, üretim ve değişim diyor. Nedeni şudur: Her bir ekonomik ürünün bir kullanım (value in use) bir de değişim (value in exchange) değeri vardır. Bizim, tüketici olarak, pazardan aldığımız ürünün etiketine, bu iki değerin toplamı olan bir satış fiyatı yazılır.

Basit gibi görünüyor. Ama sizi yanıltmasın. Evvela, sabah ekmek aldığımız andan itibaren, her satın alışımızla ibadet etmeye başlıyoruz. ‘İlah’ın bizi çırılçıplak soyması ve bizim de akıl almaz soyguna maruz kalışımız böyle başlıyor. Çünkü, her bir alışveriş, bizim, piyasa adını taktığımız ‘ilah’a,  tapınmamız anlamına geliyor.

Köyümüzdeki ayakkabıcıyı düşünün: Bize diktiği ayakkabının hem üreticisi hem de satıcısıdır. Dolayısıyla bu ayakkabının fiyatını, kullanım ve değişim değeri değil, deri ile ayakkabıcının emeği belirler. Bir de bakkalı düşünün. Ekmeği fırından, yağı toptancıdan, peyniri mandıradan alır ve bize satar. Bu ürünlerin fiyatının nasıl belirlendiğini biz bilmeyiz. Bu tıpkı, tanrının bizimle ilgili her şeyi bilmesi, bizim ise onun hakkında hiçbir şey bilmememize benzer. Bunu unutmayalım. Azıcık daha teknik izahata ihtiyacımız var.             

‘İlah’ lafzı ile tavsif ettiğimiz ‘Piyasa’ denilen modern ekonomik düzen ile ilgili bilgileri bize Davit Ricardo (1772-1823) nakletmektedir. Aristo’dan beri kabul gören, bir ürünün değerini üreticinin / işçinin emeği (alın teri) belirler görüşünü ret eden Ricardo, bir ürünün ortaya çıkabilmesi için sabit sermaye (fixed capital) ile dönen sermayeye (circualating capital) ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. Kastı çok net olmamakla birlikte sabit sermayeyi arsa, bina, makine, sıcak para gibi üretim gidileri; dönen sermayeyi de günlük olarak işyerinde kullanılan eşyalar oluşturmaktadır ki, itiraf edilmemekle birlikte, işgücünün (alın teri) de dönen sermaye girdisi olduğu anlaşılmaktadır. Ona göre bir işyerinin verimliliğini müterakim emek (accumulated labour) denilen değer belirlemektedir.

Dolayısıyla Ricardo, insanlık tarihinde ilk defa, insan emeğinden daha değerli bir ekonomik değerden söz etmektedir. Kullandığı örnek şudur: İki zenaatkar düşünelim, söz gelimi bunlar gömlek dikiyor olsun: Birinci zenaatkar günlük ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretimde bulunsun. Her gün alın terini ürettiği ürüne katarak, iki gömlek üretip satsın. Ürettikleri ile, günlük ihtiyaçlarını temin edip, cari giderlerini karşılayacağı için, hayatından memnun ve mutmain olacak, elde ettiği refahı yeterli bulacaktır. Diğer zanaatkâr ise her gün sattığı iki gömleğin birisinin geliri ile günlük ihtiyaçlarını karşılayıp, ikinci gömleğin parasını, işyerine teknolojik olarak gelişkin makine satın almaya ayırsın. İkinci zanaatkâr, günlük sattığı tek bir gömleğin parası ile idare etmek zorunda olduğundan, başlangıçta, ekonomik sıkıntı çekecek, günlük ihtiyaçlarını kısıtlamaya, giderlerinden tasarruf etmeye, refahında ödün vermeye çalışacaktır. Fakat bir süre sonra makine ile üretime başlayınca; iki değil, her gün sekiz gömlek üretmeye başlayacaktır. Daha fazla üretebildiği için, ürettiği gömlekleri rakibi olan diğer zanaatkârlardan daha ucuz fiyata piyasaya sunacak, tüketici daha ucuza aynı gömleği satın alabildiği için, diğer satıcılardan değil, menfaati gereği, gömleği daha ucuza satandan alacaktır. Dolayısıyla bu şekilde var olan gömlek piyasası tek bir üreticinin ürünleri ile oluşacaktır. Gömlek üreten diğer üreticiler ya piyasayı terk edecek ya da acilen makine ile üretime yöneleceklerdir. Dolayısıyla, manifaktür denilen; usta, kalfa, çırak üçlemesiyle sürdürülen geleneksel üretim tarzı ile üretimde ısrar eden üreticinin, böyle işleyen bir piyasada hiçbir şansı yoktur. Alın terinin ürettiği ekonomik değer, makinanın ürettiği ekonomik değerin onlarca kat gerisinde kalacağı için, makine çok büyük bir hızla alın terinin yerini alacaktır.

İnsanın makine kadar değerli olmadığına karar veren piyasadır. Piyasa, nasıl bir üretim ve tüketim tarzını takdir ediyor, ne şekilde tüketimi münasip görüyor ise; üretici de, satıcı da, tüketici de bu ‘takdir-i ilahi’nin emrine amade olmaya mecbur ve mahkûmdur.   

Üreticinin, satıcının, tüketicinin rızasına, irade ve inisiyatifine bağlı olmayan ve aksine, bu ekonomik aktörleri kendine kul haline getirmiş olan ‘piyasa’nın hâkimiyetini ve tasallutunu kayıtsız şartsız tesis ettiği ekonomik düzen, fordist üretim tarzı ile teşekkül etmiştir. Son teknoloji makinalarla gerçekleştirilen seri üretim verimliliği zirveye taşımış ve prodüktivite patlaması yaşanmıştır. ‘İlah’laşmış ‘piyasa’ böylece, cennetin bu dünyada deneyimlenmesini takdir etmiştir. Nasıl mı?

Şöyle:

Mükemmel makinalar, verimliliğe odaklı bilimsel yönetim teknikleri, girdi maliyetlerini asgariye indiren işbölümü ve koordinasyon sayesinde, geleneksel üretim tarzının 20 katı, 30 katı ve hatta 100 katı üretim gerçekleştirildiğinde, girdi maliyetleri her geçen gün azalacak,    ürün fiyatları her geçen gün düşecektir. Tüketici her istediği ürünü hem bulabilecek hem en ucuz fiyata satın alabilecek hem de istediği miktarda ürün tüketebilecektir. Çünkü piyasa, var ettiği koşullar ve ekonomik düzen sayesinde fazla değer (plus value) üretmektedir. Piyasa koşullarına en fazla sadakat göstererek gerçekleştirilen üretim, değişim ve tüketim; insanlık tarihinde hiç rastlanmayan refah, konfor, zenginlik ve ziyadesiyle bolluk yaratmaktadır, tıpkı cennette vaat edildiği gibi.  

Demek ki, cenneti yeryüzüne tümüyle yerleştirmek için tüketimi diri tutmak gerekmektedir. O halde tüketimi; sosyal itibar ile statü elde etme aracı haline getirmek ve hiçbir ihtiyacı karşılamasa, hiçbir tatmin temin etmese de, insanların gösteriş için tüketmelerini sağlamak gerekmektedir. En fazla da boş zamanları ve eğlence amaçlı tüketimin teşvik ve tahrik edilmesi şarttır. İnsanlar, söz gelimi, bir derbi maçına aylık gelirinin yarısını kalp gözünü kapatıp harcamalı, donanımına akıl erdiremediği cep telefonunu sırf gösteriş olsun diye satın almalı, biyolojik ve fiziksel hiçbir ihtiyaca cevap vermese de bin bir türlü hizmet sağlayıcının saçma sapan sunumlarını tüketmek için sabahlara kadar televizyon seyredip, internette gezinmelidir. İnsanlar cennetteymiş gibi tüketmeli ve sanal âlemlerde, hazzın her türlüsünün tadına bakmalıdır. Kısacası, çöp öğüten makine gibi tüketmelidir.

Sonuç

Şöyle bir düşünün: Yufka ekmeğini imece usulü haftada bir yapıyor; et, süt, peynir, zeytin, tereyağı, bal, yumurta, sebze meyve ve diğer ihtiyaçlarınızı evinizin önündeki bahçeden topluyor; şık ve seksi göstermese de kendi ellerinizle diktiğiniz giysi ve ayakkabıları giyiyor; kerpiçten de olsa kendi yaptığınız evinizde barınıyor olsaydınız; ‘piyasa denilen ‘ilah’a itaat ve ibadet etmenizi gerektiren hiç bir zorlama ile karşılaşmayacaktınız.

İnternet, televizyon, cep telefonu gibi tuzaklar olmadığı için; hangi artistin kaçıncı kocasıyla kaçtığını, hangi sporcunun hangi pavyonda kaç para harcadığını merak etmeyeceksiniz. Eve hiç fatura gelmeyecek. Ömür boyu hiç taksit ödemeyeceksiniz. Kredi kartı borcu bilmeyeceksiniz. Vergi, harç, beyanname gibi kağıtlarla işiniz olmayacak.

Bir an için, bunun mümkün olduğunu hayal ettiğimizde, modern ‘ilah’a ibadet etmek zorunda olmadığımızı kavrayabiliyoruz. Şu an için bu mümkün değil. Ama ihtimal dışı da değil. Bu umudu içimizde canlı tutmak şimdilik yeter. Çünkü bu umut; elimizde, dilimizde değilse bile, gönlümüzde LAİLAHE nidası biriktiriyor.                 

  

altay ünaltay1

modern iktisat konusunda cengiz hocaya genelde katılıyorum.. ancak islam iktisadi tarihi yeknasak bir tarih değildir.. emeviler döneminde, tabir caizse, hz. ömer'in devletçi politikası tersyüz edilerek herşey " özelleştirildi".. bunun sonucu büyük toprak ağaları ve aristokrat sınıfı türedi. aynı şeyi abbasiler de sürdürdü.. devletçi ya da komüncü politikalar selçuklu - osmanlı eliyle daha çok islam'ın türk illerinde yürütüldü.. (ikta sistemi) ta ki 18-19.y.y.da bozulmaya başlayana dek.. tabi benimki çok özet bir iktisat tarihi okuması.. selamlar

Per, 01/16/2020 - 19:41 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.