Üsküp Anavatan mı, Atavatan mı, Anne vatan mı, Bizim Coğrafyamız mı?

 

Geçen hafta 20 Mayıs 2016 Cuma günü, annemin doğum yeri olan Üsküp’e gittim. Yunus Emre Enstitüsü Üsküp Müdürü Doç. Dr. Mehmet Samsakçı’nın davetlisiydim. Hemşehrilerimle buluşup “Anavatandan Annevatana” başlığında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bir dostum söyleşi sonunda, acaba atavatan mı deseydin, diye bir tavsiyede bulundu. Bugün bir başka kıymetli arkadaşımız, Osmanlı Devleti, Rumeli’de kuruldu, dolayısıyla  bu durumda 'anavatan' kavramı üzerinde tekrar düşünmek gerekmez mi? diye sordu? Evet dostlar, fikirler paylaştıkça, üzerinde tartıştıkça gelişiyor.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye; Söğüt, Domaniç ve civarında kuruldu. Bursa ile şanlandı, Edirne ile Rumeli’de payitahta kavuştu. İstanbul ile tarihe mührünü vurdu ve taçlandı, sonrasında Rumeli'de dev bir çınar oldu. Maalesef Rumeli'nin kaybıyla da inkıraz etti.  Kavramlar, düşünce sistemimizdeki başlangıç, tefekkür ve hareket noktalarıdır. Bu durumda sorumuzun cevabını baştan verelim. Atavatan da denilebilir, anavatan da, Türkçe'de ikisi de doğrudur ... (İngilizce'de "fatherland", Almanca'da "vaterland").

Nihayet 1912'ye kadar Üsküp hepimiz için atavatandı. 2016'ya geldiğimizde ise Yıldırım Ağanoğlu'nun anne vatanıdır artık. 1955'de İstanbul'a muhacir olduğunda rahmetli annem anavatanına gidiyordu. 1981'de ise annem İstanbul'dan, doğduğu şehir olan olan Üsküp'üne ilk kez gittiğinde hem atavatanı hem annevatanına gitmiş oluyordu, tıpkı benim gibi. Bu bir paradoks mu acaba ? Elbette değil, bu kavram muhayyilemizdeki bizim coğrafyamızdır aslında.

1689’da Üsküp’ün Avusturya Generali Picolomini tarafından yakılması sonrasında başlayan makûs talihimiz göç, 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus Savaşı ve bir milyon civarında muhacirin Anadolu ve Rumeli’ye yerleştirilmesiyle zirveye çıktı.  Çok geçmeden 1912-13 Balkan Harbi ile tüm Rumeli topraklarının kaybı ile 400.000 civarında insanımız muhacir oldu, 632.000 civarında insanımız da göç yollarında hayatını kaybetti, katledildi.

Devlet-i Aliyye’yi, Anadolu ve Rumeli ayağı üzerinde duran bir insana benzetirsek, Devletin bir ayağı sayılabilecek Rumeli’nin 1913’te kaybıyla devlet, 10 sene daha yaşayamadı.  İşte bu sebeptendir ki Osmanlı Devleti’nin Rumeli’yi kaybetmesi, bir toprak kaybı değildi, bir vatan kaybıydı. 1923’de Devlet-i Aliyye’yi kaybettik, elimizde kalan Anadolu’yu ise inşaallah bir daha elimizden çıkmayacak bir şekilde vatan yaptık.

Tarih değişkendir. Ülkelerin sınırları savaşlar neticesi değişebilir. Bizler karşılıklı iyi ilişkiler muvacehesinde komşu ve dost ülkelerin siyasi sınırlarına saygı duyarız. Ama Rumeli’yi vatan yapanların mübarek naaşları, mezar taşları, türbeleri, abidevi tüm mimari eserlerimiz oralarda durdukça ve de en önemlisi orada kardeşlerimiz, akrabalarımız ve komşularımız var oldukça  bizim oralarla gönül bağımız, dostane ilişkilerimiz, ticari ve kültürel faaliyetlerimizin artarak devam etmesinden daha normal ne olabilir ki?

Gelin hep beraber, bize unutturulmak istenen Üsküp’ü, Kosova’yı, Bosna’yı, Batı Trakya’yı, Güney Rodopları yani bütünüyle Rumeli ve diğer kayıp coğrafyalarımızı hatırlayalım, tanıyalım, öğrenelim. Önce bilelim, sonra zaten severiz, zaten aşık oluruz. İnsan aşkını görmeden durabilir mi? Sizi temin ederim, beraber Rumeli’yi gezdiğimiz ve buraları ilk defa gören arkadaşlarımın neredeyse hepsi, en kısa zamanda bu mübarek topraklara bir kez daha gitmeyi planlıyor. Ben de şimdi bu vesileyle yazımı okuyan dostlara sormak istiyorum:

 

NERESİ BİLİYOR MUSUNUZ BİZİM COĞRAFYAMIZ?

Orada bir coğrafya var. Biliyorum, gitmesem de görmesem de, parçalansa da, bizden koparılsa da, unutturulsa da, izleri silinse de hissettiğim, hayal kurduğum coğrafya... Rüyalarımda havasını koklayıp, suyunu içtiğim, anamın doğduğu, babamın yaşadığı, dedemin seslendiği, ceddimin besmeleyle ilk defa ayak bastığı topraklar var!

Önce mefkureydi, sonra vatan oldu; kaybedince “ah memleket!” dendi, yüreğe ateş doldu. Şimdilerde ise acı-tatlı bir hatıra oldu.

“Işık doğudan yükselir” göğe ve ufuk çizgisinden medeniyetler doğar mübarek topraklarda. Mekke’de doğdu İslam güneşi, Medine’de yaşadı Nebilerin rehberi... Şam’a , Bağdad’a, Mısır’a yürüdü, ashabın güzideleri, Endülüs’ü aldı Tarık’ın askerleri...

Taşkent, Buhara, Belh ve bütün Türkistan, İran, Afganistan ve Pakistan, Orta Asya’ya gidince bir başka ağarır tan... Malazgirt’te Anadolu kapısını açanlar, Söğüt’te Domaniç’te durup nefes alanlar. Seksen erle Boğaz’a seccade salanlar. Geçtiler Çimpe’ye takva ile, Rumeli’yi vatan yapanlar...

Edirne, Sofya, Gümülcine, Selanik, Üsküp ve Kosova’ya koştular atlılar. Dağıldılar Balkanlar’a, götürdüler adaleti İşkodra’ya, Mora’ya... Diktiler bayrağı Bosna’ya, Temeşvar’a...

Savaşlar oldu Rumeli’de, göçler yaşandı an be an... Muhacirlere dendi “defol git, yoksa ateşte yan” Al kan, ver kan, Hep mi sen de olacak be Balkan...!

Köprüler kuruldu Vardar’a, Neretva’ya, Drina’ya. Sular akıtıldı çeşmelere, sebillere, şehirlere... Hanlar, hamamlar, bedestenler ve saat kuleleri. Göğe uzanan fidan gibi minareleri, camileri, tekkeleri.

Şimdi  soruyorum: “Neresi biliyor musunuz bizim coğrafyamız? Neresi hatırladınız mı bizim coğrafyamız? Ah ve derinden bir ah ki “Nerede kaldı bizim coğrafyamız”...

 

NETİCE

Siyasi sınırların değişmesi bir realitedir, ancak bu sınırlar gönlümüzdeki sınır tanımayan muhabbete hudut koyamaz...  Bu sınırları birileri gönlümüze derin bir şekilde 100 yıl önce kanatarak çizdi. Ama artık yeter kim çizmişse çizsin, kim biçmişse biçsin, kefen zannettikleri bu elbiseyi giymeyeceğiz, dar geliyor. Muhabbetimize kimse sınır koyamaz artık...

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 293 kez görüntülendi. 0 yorum yapıldı.