AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI https://www.fikircografyasi.com/ tr “Ankara Kriterleri”nde Neredeyiz? https://www.fikircografyasi.com/makale/ankara-kriterlerinde-neredeyiz <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">“Ankara Kriterleri”nde Neredeyiz?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri açısından 2006 kritik bir yıldı. 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nin ardından adaylık statüsüyle giderek yükselen üyelik motivasyonu 2005 yılında müzakerelerin başladığı döneme kadar 8 farklı Uyum Yasa Paketi’nden oluşan reform programları ile geçmişti. Bu dönemde AB üyeliği Türkiye’deki demokratik reform hareketleri için önemli bir kaldıraçtı. Nitekim her ne kadar “o gömleği çıkarttık” söylemi sürekli olarak vurgulansa da İslamcı olarak anılan AK Parti için özellikle sivil asker ilişkilerinde demokratikleşme yolunda AB reformları aynı zamanda “Batı”dan çağrılan bir meşruiyet kaynağıydı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye ile AB müzakerelerinin başlamış olması Batı kanadında da Avrupa’nın kadim anksiyetelerini canlandırmıştı. Türkiye’nin AB üyesi olma ihtimalinin giderek artması Avrupa’daki Türkofobik endişelerin artışına neden oldu. Almanya, tam üyeliğe alternatif oluşturabileceğini düşündüğü AB Antlaşmaları’nda bir karşılığı olmayan imtiyazlı üyelik argümanıyla, Fransa ise Kıbrıs kördüğümü ile Türkiye’nin üyelik motivasyonunu düşürdü.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">2006 yılında Avrupa Birliği Konseyi’nin 8 faslın açılmamasına ve hiçbir faslın geçici olarak kapatılmamasına ilişkin verdiği karar AB-Türkiye ilişkilerine ağır bir darbe vurdu ve 2006’ya kadar Türkiye siyasetinin “Avrupalılaşması”nı (Europeanization) kaleme alan literatür sonrası dönemlerde Avrupa’dan uzaklaşmayı (Deeuropeanization) kaydetmeye başladı. Türkiye kanadında söz konusu kopmanın anahtar ifadesi dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen “Kopenhag Kriterleri’ni gerekirse Ankara kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz.” ifadesiydi.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Nitekim siyasi iktidar “Ankara Kriterleri” söylemiyle Türkiye için 2006 sonrasındaki yasal reform hareketlerinde AB merkezli bir meşruiyet zeminini inşa etmedi. 2007 yılındaki genel seçimlerde, 12 Eylül 2010 yılında gerçekleşen Anayasa referandumunda, 2011 yılındaki genel seçimlerde Türkiye’nin demokratikleşme hareketlerinde Türkiye’nin “kendinden menkul” dinamikleri daha sık vurgulanmaya başlandı. AB’nin Türkiye’ye direktiflerine karşı üretilen siyasal dil giderek keskinleşti. Öyle ki 2012 yılında AB tarafından Türkiye için 1998’den beri her yıl yayımlanan İlerleme Raporu TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı tarafından bir programda çöpe atıldı. 2013’te ise Türkiye AB’nin eleştirileri giderek sertleşen İlerleme Raporu’nu bir kenara koyarak kendi ilerleme raporunu hazırlamaya başlamıştı. Oysa aday bir ülkenin AB’ye başvurusu asimetrik ve hiyerarşik ilişkiyi de beraberinde getirmekteydi ve bu bağlamda Birlik açısından ele alındığında İlerleme Raporları bir karne niteliği taşımaktaydı. Türkiye’nin ise raporlara ilişkin temel eleştirisi ise raporların müktesebata uyum sürecinde teknik değerlendirmeleri aşarak siyasileşen bir üst söylem üretiyor olmasıydı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>Son on yıl “uzaklaşma” dönemi olarak kayda geçti</strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>&nbsp;</strong>Avrupa Birliği’nin ve Türkiye’nin 2010’lardan 2020’ye uzanan son onyılını (<em>last decade</em>) ifade edebilecek anahtar sözcük “mesafe” oldu. Tarafların birbirinden giderek uzaklaşmasındaki temel etken her iki kanadın da kendi iç sınavlarına odaklanmış olmasıydı. Türkiye bu dönemde sıcak siyasette, güvenlik ve ekonomik merkezli meselelerine odaklandı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye’de 2012’deki Gezi Olayları, 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk iddiaları ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi siyasi iktidarın güvenlik endişesinin yükselmesine neden oldu. Darbe girişimi sonrasında 20 Temmuz 2016’da Türkiye genelinde yaklaşık 2 yıl sürecek olan Olağanüstü Hal ilan edildi.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bunun yanında Türk lirası özellikle 2016 sonrasında giderek artan döviz baskısıyla karşı karşıya geldi. 2018 yılında ise Türk lirası en çok değer kaybeden para birimlerinden biri olmuştu. Ayrıca iktidar partisinin 2013 ve 2019 yılları arasında siyasi zeminini pekiştirmek için dokuz kez sandığa gitmesi kamuoyu ve piyasalarda <em>seçim yorgunluğu</em> söylemlerini de beraberinde getirdi.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Genişleme adımlarını ikinci plana atan Avrupa Birliği ise bu dönemde derinleşme sınavı vermekteydi. Birlik son on yılda Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye’nin üyeliği için inandırıcı bir perspektif sunamadı. Bunun temel nedenleri arasında 2004’teki Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan büyük genişleme sonrasında dile getirilen genişleme yorgunluğu ve hazmetme kapasitesi yer almaktaydı. Nitekim 2010’lu yıllarda büyük genişleme ile üyeliğe alınan Polonya ve Macaristan bu kez “AB Değerleri” ile Birliği normlar tartışmasının içine çekti. AB Komisyonu ve AB Parlamentosu her iki ülkede hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarına yönelik giderek artan tehditlere karşı üyelik haklarının askıya alınmasına varacak önlemlerin ortaya konulduğu ihlal prosedürlerini başlatmak zorunda kaldı. AB ile Polonya ve Macaristan’daki gerilimin merkezinde her iki ülkedeki popülist iktidarlar bulunmaktaydı. Bu noktada sağ ve sol popülizmin AB’nin son on yılını doğrudan etkileyen önemli sınavlardan biri olduğunu ifade etmek mümkündür.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Özellikle 2012 sonrasında kuzey Afrika coğrafyası ve Orta Doğu ülkelerinden gelen göç baskısı, AB içinde göçmen karşıtı reaksiyonu da beraberinde getirmişti. Bunun yanında Birlik içindeki ekonomik çalkantılar İspanya, Yunanistan, İtalya, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde popülist bir söylem üreten partilerin oylarının giderek yükselmesine yol açtı. Birliğin ana damar iki ülkesi Almanya ve Fransa’da da parlamentodaki aşırı kanatların oylarının yükselmesine ilişkin endişe hakimdi. Birlik kamuoyu; göç ve ekonomik çalkantılarla, sınır ötesi için bir “medeniyet eşiği” olarak konumlandırılan Avrupa Birliği normlarını popülist iktidarlarla ağır bir teste tabi tuttu.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">2010’lu yılların ikinci yarısında Birliği “parçalanma” iddiaları ile sarsan Birleşik Krallık’ın üyelikten ayrılma süreci oldu. Haziran 2016’da gerçekleştirilen halk oylaması sonucunda ülke AB üyeliğinden ayrılmaya karar verdi fakat karşılıklı bağımlılığın derinliği nedeniyle her iki kanat arasında anlaşmalı bir ayrılma 2020’ye gelindiğinde henüz mümkün olmamıştı. Süreç ilerlerken bölgesel ittifakların aslında giderek derinleştiği günümüzde &nbsp;“Brexit”in sadece AB’nin değil, süreç içinde büyük ekonomik kayıplar veren Birleşik Krallık’ın da bir sınavı olduğu açıktı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Arap isyanları sonrasındaki göç akını ise rotası üstündeki devletleri doğrudan etkiledi. Kuzey Afrika’dan İtalya ve İspanya üzerine yönelen göç akışı AB zirvelerinde çözümsüzlüğü ve “kale duvarları”nı da beraberinde getirdi. Türkiye üzerinden durak ülke Yunanistan ve hedef ülke Almanya’ya yönelen düzensiz göçmenler ise AB-Türkiye ilişkilerinin göç başlığına indirgendiği döneme şahit olmamıza neden oldu. 2014 Avrupa göç krizi sonrasında Birliğin “Doğu Sorunu” Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan’dan gelen göçmenleri Türkiye üzerinde durdurmak olmuştu. Nitekim 2016 yılında karşılıklı olarak imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile Yunanistan üzerinden gelen düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderileceğine, bunun karşılığında da Avrupa içindeki bir düzenli mültecinin AB ülkelerine yeniden yerleştirileceğine ilişkin mutabakatla göç akışının azalmasında önemli ölçüde başarılı olundu. Fakat bu dönemde göçmenler AB ile Türkiye arasındaki &nbsp;“kapıları açarız” tartışmasında araçsallaşmış ve rencide edici bir konuma sıkışmıştı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>“Ankara Kriterleri” gerçekleştirilebildi mi?</strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>&nbsp;</strong>2002 yılından beri tekrarlanan fakat 2006 yılında ilişkilerin zedelenmesiyle Türkiye-AB ilişkileri literatürüne geçen “Ankara Kriterleri” o dönemde siyasi iktidarın demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına ilişkin kararlılığını ifade eden son derece güçlü bir metafordu. İktidar “Ankara Kriterleri” ifadesi ile bir yönüyle Türkiye’nin reform hareketlerinde AB’ye bağımlı olmadığını Türkiye toplumunun kendinden menkul dinamikleri ile Kopenhag Kriterlerinde geçen “medeniyet eşiğini” aşabileceğini vurgulamaktaydı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>&nbsp;</strong>Fakat AB’nin adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılanması şart koşulan ve 1993 yılında Kopenhag zirvesinde imza edilen kriterler yasal bir zemine dayanmaktaydı. Kopenhag kriterleri siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmaktaydı. Kriterlere göre aday ülkeler demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygı gösterilmesini ve azınlıkların korunmasını ve de işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığını sağlamak zorundaydı. Bunun yanında üyelik için gerekli yükümlülükleri yani topluluk mevzuatının benimsenmesi de şarttı. Birlik söz konusu kriterleri Türkiye’nin 1998 yılında aday ülke olarak ilan edilmesinden itibaren İlerleme Raporları ile her yıl periyodik olarak somut bir metinle ortaya koymaktaydı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye’de ise siyasal iktidar söz konusu metni “Ankara Kriterleri” olarak kabul edip yola devam edeceklerini son 10 yılda defaatle vurguladı. Bu vurgu Türkiye’de giderek inandırıcılığını kaybeden Birliğin Türkiye nezdinde artık "muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma" sürecinde koşullandırıcı bir güç olamayacağının da beyanı niteliğindeydi. Fakat Türkiye’nin de özellikle son on yılda yüz yüze geldiği güvenlik, ekonomi ve göç başlıklarındaki sınavlar nedeniyle soyut bir söylem olan “Ankara Kriterleri”nde de beklenen yol katedilemedi. Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi iktidarın özgürlüklere ilişkin yaklaşımının katılaşmasına neden oldu. Buna halkın alım gücünün düşüşü ve seçim yorgunluğu da eklenince Türkiye’nin öncelikleri başkalaştı. Ayrıca Birlik ve uluslararası toplum, Türkiye sınırının güneyindeki güvenlik endişelerini anlamakta zorlanmaktaydı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Söz konusu gelişmeler AB-Türkiye ilişkilerinin izlencesi niteliğindeki AB’nin Türkiye için hazırladığı yıllık raporlara da doğrudan yansıdı. Örneğin son rapor olan “2019 Türkiye Raporu”nda Birlik yetkilileri rapora yıpranan ilişkilerde gelinebilen seviyeyi özetler nitelikte bir cümleyle, “Türkiye AB için hâlâ kilit bir ortaktır.” ifadesiye başlamaktaydı. Aday ülke Türkiye’nin özellikle Birlik içinde Türkiye karşıtı kanatlar tarafından “stratejik ortak” makasına alınmaya çalışılması Türkiye tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmekteydi. Raporun devamında ise OHAL sonrası Türkiye’deki tutuklama süreçlerine, KHK’lara ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yargı sistemi ve yolsuzlukla mücadele gibi birçok başlığa eleştiriler yöneltilmekteydi.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye-AB ilişkileri kriterler boyutuyla ele alındığında Müzakere Çerçeve Belgesi kapsamında, 35 fasıl üzerinden yürütülen müktesebat uyumu sürecinde 15 yılda sadece 16 fasıl müzakereye açılıp, bunlardan biri geçici olarak kapatıldı. Bu yönüyle son on yıldır fetret devrinde olan AB’nin Türkiye’nin adaylık sürecinde motivasyonunu giderek tüketen bir yaklaşım sergiledi. Birlik açısından ele alındığında Türkiye henüz Kopenhag kriterlerinin çok uzağında fakat söz konusu kriterlere AB üyelerinin ne kadar uyum sağladığı da bir tartışma konusu niteliğinde. Avrupa içinde dahi “Batının ne kadar Batılılaştığı” yani AB’nin kendi normlarına riayeti yoğun bir şekilde eleştirildiği son on yılda, Birliğin adaylar üzerindeki hiyerarşisinde irtifa kaybettiği muhakkak.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye ise AB’ye reaksiyoner bir tutumla üretilen “Ankara Kriterleri”&nbsp; ifadesinin aksine 2010’lu yıllarda cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yılına atfen 2023, İstanbul’un fethinin 600. yılına atfen 2053 ve Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinin 1000. yılına atfen 2071 vizyonlarına yöneldi. İktidar söz konusu vizyon metinlerini bir eşik değil bir hedef noktası ve bir ufuk çizgisi olarak değerlendiriyor.&nbsp; Birliğe göre Türkiye Kopenhag Kriterleri’nin henüz uzağında, Ankara ise motivasyonu tüketilen üyelik sürecinde Kopenhag kriterleri için artık “Ankara Kriterleri” ifadesini kullanmaya devam ediyor. Fakat söz konusu kriterleri Türkiye’nin kendi kendine karneleştirilememesi bir diğer handikapı da beraberinde getiriyor. Türkiye 2012 ve 2013 yıllarında AB ilerleme raporlarına karşı reaksiyoner bir tutumla kendi ilerleme raporlarını kaleme aldı; fakat muhtemelen aynı handikap nedeniyle söz konusu raporlar sürdürülmedi. Bu noktada Ankara’nın 2023, 2053 ve 2071 vizyonlarına odaklandığını, söz konusu vizyon metinlerinin ise az önce de belirttiğimiz üzere bir eşik değil bir hedef noktası ve bir ufuk çizgisi olarak değerlendirdiğini ifade etmek gerekiyor.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri dolaylı yollardan dalgalı bir şekilde devam etmekte. Hem Birliğin hem de Türkiye’nin karşılıklı ilişkilerden ziyade kendi sınavlarına odaklanmak zorunda kalması nedeniyle üyelik sürecinde bir ilerleme kaydedilmesi henüz beklenmemekte. Türkiye’nin bir söylem olan “Ankara Kriterleri”nde nerede olduğu ise söz konusu kriterleri “kimin puanlayacağı” ve öznellik tartışmaları nedeniyle belirsizliğini korurken, Covid-19 krizinin sunduğu üzere 2020’ler hem AB hem Türkiye için yeni sınavlarla birlikte geliyor.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <table> <tbody> <tr> <td> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> </td> <td> <p class="MsoNormal text-align-justify"><!--[if !vml]--><img alt="" height="211" src="///C:/Users/Ev/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image002.jpg" width="211" /><!--[endif]--></p> </td> </tr> </tbody> </table> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify"><!--[if !supportFootnotes]--></p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <hr /> <p class="text-align-justify"><!--[endif]--></p> <p class="MsoFootnoteText text-align-justify">&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/selim-vatandas" lang="" about="/yazarlar/selim-vatandas" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Selim Vatandaş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 05/21/2020 - 17:01</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=876&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="GqjnXNnoBZA-6edhrfpfnnrVoYxIimQwXtD27pWmHCk"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 21 May 2020 14:01:08 +0000 Selim Vatandaş 876 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/ankara-kriterlerinde-neredeyiz#comments Brexit: Sonun Başlangıcı mı? https://www.fikircografyasi.com/makale/brexit-sonun-baslangici-mi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Brexit: Sonun Başlangıcı mı?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Cuma günü (20 Aralık) yeni seçilen İngiliz meclisinde yapılan oylama ile İngiltere'de Brexit (İngiltere'nin AB'den çıkışı) resmileşti, yasal statü kazandı. Bundan kısa süre önce yapılan genel seçimlerin de zaten tek konusu Brexit idi. Başbakan ve Muhafazakar Parti (Conservatives) lideri Boris Johnson, kendinden önceki muhafazakar başbakan Theresa May'in Brexit'te önünü tıkayan parlamento tıkanıklığını aşmak için ülkeyi erken seçime götürmüştü. Muhafazakarlar sandıktan ezici çoğunlukla çıktı ve 2016'da yapılan Brexit referandumu ile halkın çoğunluğunun verdiği "çıkış" kararının önünde bir engel kalmamış görünüyor.</p> <p class="rtejustify">Bu seçimde ana muhalefet olan İşçi Partisi ağır yenilgi aldı. İşçi partisi yenilgisinin başlıca sebeplerinden biri Brexit'e karşı çıkmaktı. Bu yenilgi parti lideri Jeremy Corbyn'in koltuğuna maloldu. Corbyn uygun bir lider adayı ortaya çıkıp parti içinde seçilince çekileceğini açıkladı.</p> <p class="rtejustify">Bundan sonra B. Johnson'un başını ençok ağrıtacak olay olarak Brexit sonrası AB ile çıkacak gümrük meselelerinden çok İskoçya'nın bağımsızlık istemesi görünüyor. İskoçya'da bu seçimde sandıkları silip süpüren SNP (İskoç Milliyetçi Partisi) lideri bayan Nicola Sturgeon seçim akşamından beri "bağımsızlık referandumu yapacağını" defalarca açıklayarak, Londra'nın bu sürece müdahale etmemesini istedi.&nbsp; B. Johnson ise buna izin vermeyeceğini açıkladı.. Bu konu seçimden beri&nbsp; İngiliz medyasında tartışılmaktadır ve&nbsp; hemen kapanacağa benzemiyor. Belki bir tarafıyla İskoç lider N. Sturgeon'un haklı olduğu söylenebilir: 2014'te İskoçya'da bir bağımsızlık referandumu yapılmış ve sonuç hayır çıkmıştı; ama referandum yapılırken gündemde Brexit yoktu. İskoçya'ya o dönem söylenen "AB içinde kalmanın en iyi yolu Britanya içinde kalmaktır" idi. Sonra 2016'da tüm Britanya'da Brexit referandumu yapıldı ve ayrılma kararı çıktı.&nbsp; Şimdi İskoç milliyetçi partisi SNP "o zaman bize böyle dediniz onun için Britanya'da kaldık; şimdi siz AB'den çıkıyorsunuz, ama biz kalmak istiyoruz, bunun tek yolu bağımsızlık" diyor.</p> <p class="rtejustify">İngiliz kraliçesi parlamentoyu açış konuşmasında birçok konuyu ele aldı. İlk konu "Brexit" idi. "31 Ocak'ta Britanya AB'yi terkedecek" dedi. İskoçya'nın ayrılması konusuna hiç girmedi, ama ayrılmayla ilgili şöyle bir ifade kullandı: "Başbakanım ayrılma akabinde tüm Britanya için AB ile bir ticaret anlaşması yapacaktır". İskoç lider N. Sturgeon hanım İskoçya'yı ayırıp tekrar AB'ye geri dönmek isterken&nbsp; kraliçenin sözleri anlayan kulağa şu demektir: "Sen AB'ye tekbaşına geri dönemezsin, başbakanım hepiniz için AB ile anlaşacak."</p> <p class="rtejustify">Bu vesileyle söylemeli ki, İngiltere'de tam bir kadınlar savaşı yaşanıyor, muhtemelen görevi bırakacak işçi partisi lideri Jeremy Corbyn'in yerine de bir kadın seçilecek. Yine İskoç kadın lider N. Sturgeon da İskoç oylarının çoğunu başında bayan Jo Swinson'un bulunduğu Liberal Demokratlardan aldı; Swinson bu seçimde parlamentoya dahi giremedi; tek kelimeyle Sturgeon Swinson'u "devirmiş" oldu.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">İngiliz demokrasisinin bağımsızlık isteyen İskoçlara nasıl davranacağını göreceğiz. Yine Avrupa'nın göbeğinde bağımsızlık isteyen Katalanlara İspanyol demokrasisinin nasıl davrandığı hatırlardadır. En son Katalonya'da Madrid'in onaylamadağı, tabir caizse "korsan" bir referandum yaparak bağımsızlık kararı alan Katalan liderler vatana ihanetten yargılandı ve ağır hapis cezasına çarptırıldı, bir kısmının ise İspanya dışına kaçtığını gördük. Bakalım, İngiliz demokrasisi İskoçlarla problemlerini ne şekilde çözecek. Öte yandan İskoç bağımsızlığı konusunun çok uzamayacağı da öngörülebilir, çünkü bu konudaki anketler hala İskoçların çoğunun bağımsızlıktan yana olmadığını gösteriyor. İngiliz Sky TV'de yayınlanan bir başka ankete göre de (genel seçim öncesi yapılmıştı) seçimden Brexit taraftarı bir hükümetin çıkması halinde İskoçların yarıya yakını duruma razı olunmasını, %30'dan azı konuya hukuk ve mahkemeler yoluyla bir çözüm aranmasını isterken bir bağımsızlık referandumu isteyenler %20'nin altında kalıyor.</p> <p class="rtejustify">İngiltere AB'den çıkmakla ne kazanacak? 20 yıldır neredeyse sıfır büyüme ve ciddi durgunluk halindeki AB ekonomilerinin sorunlarından birisi Avrupa içinde sanayilerin daha ucuz işgücü peşinde Doğu Avrupalı üye ülkelere ya da Avrupa dışına kayması, Batılı gelişmiş ülkelerde fabrikaların kapanması ya da meşhur tabiriyle "de-indüstrializasyon" (sanayisizleşme) idi. "BoJo" ( Boris Johnson'a takılan kısa ad!) buna Thatcher zamanında uygulanan iki politikayı birleştirerek cevap vermeyi düşünüyor: "Serbest bölgeler" politikası ve "himayeli sanayiler" politikası. Bu ikisi Thatcher dönemi ve ondan sonrası bir müddet başarıyla uygulanmış, ancak daha sonra terkedilmişti. BoJo, "gümrüksüz serbest limanlar" ve bu limanlar çevresinde özel statülü "himayeli sanayiler" ile İngiltere'de iktisadi atılım yapmayı, istihdam ve çalışan sınıf gelirlerini artırmayı planlıyor. Buna bir manada mecbur da; çünkü bu seçim Muhafazakarlar, kuşaklar boyu İşçi Partisi'ne oy vermiş işçi kasabaları ve şehirlerin işçi mahallelerinden oluşan "İşçi Partisi kalelerine" girdi ve buralardan da oy aldı. BoJo bu oyları "kendilerine emanet bildiklerini ve emanete hıyanet etmeyeceklerini" açıkladı. Başarıp başaramayacağını hep birlikte göreceğiz.</p> <p class="rtejustify">İngiltere'nin yeni "Brexit" hükümeti işbaşına geçer geçmez İngiliz Sterlini'ndeki yükseliş şimdilik piyasanın olayı olumlu karşıladığını gösteriyor. Ayrıca Avrupa dışındaki "Anglosfer" (Dünya'nın İngilizce konuşan ülkeleri topluluğu) bu gelişmeye olumlu baktı ve İngiltere ile AB sürecinde zayıflayan ticari ve diğer bağlarını kuvvetlendirmek istediklerini söylediler. Zaten kraliyet toprağı sayılan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda dışında ABD başkanı Trump'ın da İngiltere'nin ayrılışını coşkuyla karşıladığını bildiren (Twitter'da!) mesajlar göndermesi bu olumlu havayı kuvvetlendiriyor.</p> <p class="rtejustify">İngiltere ciddi ekonomik atılımlar yapsın ya da yapmasın Brexit, AB içindeki huzursuz ve memnuniyetsiz birçok ülkede, özellikle de bu ülkelerde yükselen milliyetçi-popülist (Türkçesi: halkçı) muhalefette dikkatle izleniyor ve bir çıkış kapısı olarak değerlendiriliyor. Bunların arasında Fransa'da Marine Le Pen'in liderlik ettiği Ulusal Birlik Partisi (eski Ulusal Cephe), Almanya'da "Almanya İçin Seçenek Partisi" (AfD), İtalya'da Matteo Salvini'nin liderlik ettiği "Kuzey Birliği" (Liga Nord) sayılabilir. Özellikle Fransa'da cumhurbaşkanı Macron'un politikalarına karşı yayılan huzursuzluk, aylardır sokaklarda olan "Sarı Yelekliler" hareketi ile kendini açığa vururken (şu sıralar hükümetin bir seri "reformu" nedeniyle daha da şiddetlendi) Marine Le Pen "onları anladığını ve haklı bulduğunu" açıklayan tek lider olarak kaldı. Bu muhalif güçler Fransa'da birleştiği takdirde bir "Frexit" (Fransa'nın AB'den çıkışı) da gündeme gelebilir.</p> <p class="rtejustify">Kurduğu Brexit Partisi ve daha önceki UKIP (Britanya Bağımsızlık Partisi) ile uzun yıllar İngiltere'nin AB'den çıkışı hareketine öncülük etmiş İngiliz politikacı Nigel Farage'ın sözleriyle bitirelim: "Avrupa Birliği bir milletler hapishanesidir. Brexit bu projenin sonunun başlangıcıdır."</p> <hr /> <p class="rtejustify">Not: Tecrübeleri ve sahadan verdiği bilgilerle bu makalenin yazılışına yaptığı yardımlar nedeniyle Bünyamin Tolungüç'e teşekkür ederiz.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/altay-unaltay" lang="" about="/yazarlar/altay-unaltay" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Altay Ünaltay</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 12/27/2019 - 07:40</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=717&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="bGAN_-6RCkPyz9xaKk6FDVQQs4qi8tJW3zgM4CutmzE"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 27 Dec 2019 04:40:17 +0000 Altay Ünaltay 717 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/brexit-sonun-baslangici-mi#comments Demokrasinin restorasyonu ve Avrupa’da popülizmin yükselişi https://www.fikircografyasi.com/makale/demokrasinin-restorasyonu-ve-avrupada-populizmin-yukselisi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Demokrasinin restorasyonu ve Avrupa’da popülizmin yükselişi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Mayıs (2019) ayında yapılan Avrupa Parlamentosu milletvekili seçimleriyle Avrupa’da popülizmin yükseldiği bir kez daha görüldü. Avrupa seçmeninin bir iki Avrupa ülkesi hariç, diğer Avrupa ülkelerinde popülist partilere yönelmesi, bu partilerin Avrupa Parlamentosunda temsil edilmesi ve grup kurmalarını da beraberinde getirdi. Sağ popülistler özellikle Fransa ve İtalya’da seçimlerinin kazananları olarak tarihe geçtiler. Söz konusu yükseliş uzmanlar tarafından yorumlandı ve yorumlanmaya devam ediyor. Bazı uzmanlar, son siyasi gelişmelerle ‘peuplecratie’, halkın gücünün sınır tanımadığı olgusunun ortaya çıktığını belirttiler.</p> <p>Seçimlerde kazanan popülizmi analiz eden yorumlardan birisi de, Trouw gazetesi’nden Marijn Kruk’ün, Paris Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Roma Luiss Üniversitesi öğretim görevlisi modern tarihçi Marc Lazar ile yaptığı uzun bir söyleşide yer aldı. Söyleşi, tarihçi Marc Lazar ile İtalyan sosyolog Ilvo Diamanti’nın yeni yayınladıkları İtalyanca <strong>‘Popolocrazia’</strong> kitabı üzerine kurulmuş. &nbsp;</p> <p>Avrupa’da ve dünyada yükselen popülizmin anlaşılmasına yardımcı olan Marc Lazar ve Ilvo Diamanti’nin yeni kitabı, hızlı bir şekilde en çok satan kitaplar arasında yerini aldı. Kitap her ne kadar, popülistlerin seçimleri nasıl kazandıkları meselesini konu edinse de, popülistlerin bilinen demokrasiyi değiştirmeyle meşgul oldukları üzerine bir alan araştırmasını içeriyor. Yazarlara göre ‘halkın sınırsız gücü’ (Peuplecratie), Fransa ve İtalya’da yükselen popülizm üzerine bir alan araştırmasıyla sınırlandırılmayıp, aynı zaman da Batı liberalizmi ve temsili demokrasinin etkisinin ölçüldüğünü de içeriyor.</p> <p><strong>Fransa devletçi, İtalya bölgeci</strong><br /> Bu doğrultuda, Fransa ve İtalya’nın neden örnek alındığı sorusuna Marc Lazar şu cevabı veriyor: <strong>“Her iki ülke de Avrupa Birliğinin kurucu ülkeleri. Ancak aralarında ciddi fark var. Fransa daha merkezci ve devletçi, buna karşı İtalya daha çok bölgeci. Fransa’da kurumlar genel anlamda iyi işlerken, bu İtalya’da sorunludur. Fransa, yirminci yüzyılda göç alan bir ülkeyken İtalya göç veren bir ülkeydi. Durum böyleyken, her iki ülke şimdi popülist hareketlerin canlandığı ülkeler oldu. Hatta İtalya, bir yıldan beri popülistlerin (Beşyıldız hareketi) hükümette olduğu bir ülke durumunda. İtalya bu haliyle, geçen yüzyılın ikinci on yılındaki faşizm ve Berlusconi’nin doksanlı yıllarında olduğu gibi siyasi bir laboratuvardır.”</strong></p> <p><strong>Değişim devam ediyor</strong><br /> İtalyan tarihçi Marc Lazar, ısrarla popülist hareketlerin demokrasimizi (alışık olduğumuz demokrasimizi) değiştirdiklerini söylüyor. Nasıl bir değişim sorusuna da şu cevabı veriyor: <strong>“Çıkış noktamız, demokraside yeni döneme geçildiğidir. Tıpkı geçen yüzyılda (otuzlu yıllarda) olduğu gibi. O zaman da bir değişimden bahsediliyordu, yani ‘totaliterlik’e geçiş süreciydi. Şimdi de farklı bir yöne geçildiğini konuşuyoruz. On dokuzuncu Yüzyıldan itibaren demokrasimiz parlamentolar olarak şekillendi. İkinci Dünya Savaşından sonra partiler doğdu. Seksenli yıllardan sonra ‘kişiselleştirme’ dönemi başladı. Devamla, siyasi partiler liderler etrafında siyasi hareketlere evrildi. Tam bu süreçte yeni bir şey oldu, peuplecratie diye tanımladığım ‘halkın gücünün sınırsız olması’ dönemine geçildi.”</strong></p> <p><strong>Lider eksenli siyasi hareketlere geçiş</strong><br /> Demokrasi ile ‘Halkın sınırsız gücü’nün arasındaki farkı, demokrasi’nin ‘halk için halk tarafından, halkın gücü’ ve hukuk devleti, bağımsız yargı, çoğulculuk, basın özgürlüğü gibi özelliklerden oluşması diyen Marc Lazar, <strong>“Peuplecratie’nin ise halkın sınırsız gücünün olduğuna, bu gücün karşısında hiçbir şeyin duramayacağına inanılmasıdır”</strong> diyor. Artık geleneksel siyasi partilerin ve klasik medyanın düşünüldüğü kadar temsil edilmediği, bunların yerine lider ve sosyal merkezli siyasi hareketlerin yerini aldığına dikkat çeken Lazar, <strong>“bu değişimin halkın gücünün sınırsızlığını demokrasiden daha fazla hale getirirken, halkın adeta göç ve mülteci akımı ve Avrupa Birliği tarafından tehdit edildiği algısını uyandırdı”</strong>diyor.</p> <p>Popülistlerin sürekli ‘halk’tan dem vurduklarını, ‘elitler’den milletin bıktığını ve bunların rüşvetçi olduğu tezlerinden hareketle, hem de örneğin 2014-2016 arası sosyal demokrat Matteo Renzi işaret edilerek yerleşik siyasetin üzerine gidildiğini söyleyen Marc Lazar, bunun sonuçlarının da hem İtalya’da hem de Fransa’da alındığını söylüyor.</p> <p><strong>Liberal ve temsili demokrasi baskı altında</strong><br /> Avrupa’daki popülistlerin gücünün ne olduğu sorusuna ise Marc Lazra şu cevabı veriyor: <strong>“Popülistler sürekli, ‘biz halktan korkmuyoruz, diğerleri halktan korkuyor’ sloganını kullanıyorlar. Popülistlerin bu şekilde iktidara gelmeleri, liberal ve temsili demokrasiyi baskı altında tutuyor. Mesela Polanya ve Macaristan buna iki tipik örnek. Bunun İtalya’da olmaması olası değil. İktidarı tekrar halka vereceğiz ve daha fazla demokrasi gelecek vaadleri, karşıtları baya zor duruma düşürüyor. Kanaatim o ki, popülistlerin dillendirdiği daha fazla demokrasi söylemine karşı cevap bulunmalı.” </strong></p> <p><strong>Temsili demokrasi sürekli beslenmeli</strong><br /> Bunun nasıl olacağını Marc Lazra şöyle formüle ediyor: <strong>“Popülistler Avrupa’da tam anlamıyla kazanmış değiller. Bu, bizim liberal ve temsili demokrasimizde yapacağımız yeniliklere bağlı. Vatandaşların, seçmenlerin daha çok siyasi hayata ilgisinin arttırılması, kararlarda, kontrol mekanizmalarına halkın temsilcilerine daha fazla imkan sağlanması gerekiyor. Örnegin, juri ve uzmanların yerel referanslarının dikkate alınması ve devreye sokulması gibi. Temsili demokrasi çıkış noktası alınarak sürekli ilaveler yapılarak sistem beslenmelidir.”</strong></p> <p><strong>Popülistler Avrupa Birliğine karşılar mı?</strong><br /> Mayıs seçimlerinde Avrupa Parlamentosunda temsil edilen Avrupa Popülistlerinin Avrupa Birliği düşüncesine karşı neler yapacakları birçok siyaset bilimcisi ve uzman tarafından merak ediliyor. Birliğe karşı mı çıkacaklar? <strong>“Popülistlerin, hemen Avrupa Birliği’ne karşı çıkmaları mümkün değil. Ancak içeriden bunu deneyecekler. Başarılı olurlar mı? Bekleyip göreceğiz”</strong> diyen Lazra <strong>“Bu biraz da popülistlerin Avrupa Parlamentosunda kendi aralarındaki birliği sağlayıp sağlamadıklarına bağlı. Zira kendi aralarında da görüş farklılığı yaşıyorlar. Örneğin Salvini, göçmenlerin tüm Avrupa’ya dağıtılmasını isterken, Macaristan buna karşı çıkıyor. Le Pen ve Salvini Rusya yanlısı iken, Polanya tam tersi”</strong> yorumunu yapıyor.</p> <p>Dünyanın farklı bölgelerinde olduğu gibi, Avrupa’da da popülizmin yükselişi Mayıs (2019) seçimleriyle bir defa daha gözlemlendi. Halkın gücünün sınırsız olduğunu savunan Popülistler, yükselişleriyle demokrasi kavramını ve temsili parlamenter sistemin de sorgulanmasına yol açtılar. Geleneksel siyasi partilerin, yerlerinde saymaları hatta Avrupa’yı uzun yıllardır yöneten Sosyal ve Hristiyan Demokratların güç kaybetmeleri, popülistlerin ekmeğine yağ sürüyor. Avrupa Birliği organlarından, halkın seçimiyle oluşan Avrupa Parlamentosu, 40 yıllık tarihinde yer yer krizler yaşamış ve bunları tamir etmişti. Ancak şimdi sorun Parlamentoyla sınırlı değil. Temsili demokrasi mi yoksa Halkın sınırsız gücü mü tartışması giderek belirginleşiyor. Göç, mülteciler, iklim politikaları da bu değişimi tetikliyor elbette. İktidarı tekrar halka geri vereceğiz söylemi her ne kadar cazip olsa da, pratikte uygulanması ve hayata geçirilmesi kolay değil. Sözün özü: Avrupa demokrasisi yeni bir restorasyonla karşı karşıya.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><span lang="" about="/yazarlar/veyis-gungor" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Veyis Güngör</span></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 06/24/2019 - 17:29</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=612&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="_zZjJfw2anSqLPxlPCqlNatHVFvusLC0JUoELj5EGbs"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 24 Jun 2019 14:29:44 +0000 Veyis Güngör 612 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/demokrasinin-restorasyonu-ve-avrupada-populizmin-yukselisi#comments Acaba Neden? https://www.fikircografyasi.com/makale/acaba-neden <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Acaba Neden?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Milan Kundera, bir yazısında "insanlık, roman ve senfoni gerçeğini Avrupa'ya borçludur" der. Roman okumak kimse için sorun değil, herkes bir şekilde roman edinip okuyabilir; ancak bir senfoni dinlemek için mutlaka bir orkestra gerekmektedir. Sayısı giderek artan çalgılar ile klasik veya modern bir orkestra aygıtına yüzlerce yıl süren bir 'inkişaf' ve 'tekamül' sonunda kavuştu Avrupa. Ve bu ortak ses günümüzde gelişerek devam ediyor. İster üflemeli çalgılar, ister yaylı çalgılar orkestrası veya herhangi big band olsun, hepsinin kurulması için çalgılara kesin ihtiyaç vardır. Kuruluş sürecine sayısız deneyim, bilgi, beceri, düşünce, el işi, yaratıcılık vb. iştirak eder. Ama çalgılar eksik olursa hiçbir orkestra senfoni çalamaz. Bir orkestranın yürümesi için elbette başka ön koşullar da bulunuyor: Lojistik, yönetim, pazarlama, mimarlık, kültür politikası gibi. Sonuçta orkestra yaratmanın maliyeti yüksektir. Tek bir dinleti sunmadan bile çok masraf etmek gerekir. Ve onca provadan sonra ancak yetenekli müzisyenler eliyle bir senfoni seslendirilir. Bu dinleti için ise onlarca müzisyen yıllarca eğitilmiştir.</p> <p>Orkestra, tüm karmaşıklığı ile kültürel ve toplumsal yaşamın en güzel örneğini sunar. Çağımızda her olayı ekonomik açıdan ölçme tartma eğilimi olduğu gözüküyor. Bir bütün olarak müzik endüstrisi de bu gerçeği doğrudan hissetmektedir. Birçok sanatkar, imajını ya da marka değerini artırmak için bu cereyana ister istemez kapılmaktadır. Kısaca; bu akibetten kurtuluş yok! Tabii ki, ekonomi çok önemlidir, ancak ekonomi tek belirleyeci olamaz ve olmamalıdır. Meselenin finansal boyutu kadar önemli olan başka bir değer hayatımızda yer almalıdır: kültür. Ki Cemil Meriç'in ifadesiyle ''Türkiye'deki felaketin temelinde&nbsp; kültürsüzlük'' yatmaktadır.</p> <p>Kendini Batılı gören her toplum önce bir orkestra oluşturma derdine düşüyor. Sanata yatırım yapmak, toplumun geleceğine, aynı zamanda birlik ve beraberlik düşüncesine katkı anlamına geliyor aynı zamanda. Bir noktada orkestra toplumsal bir simge haline geliyor, çünkü bir yandan çeşitliliği, diğer yandan birliği temsil ediyor. Orkestradan çıkan her ses algılanır, ama orkestraya ait olmayan ses umursanmaz. Çek yazar Kundera, yükselen sesleri baskı altına alan toplumlarda bireyin hakkını, bencil ve umutsuz vaziyette aradığını düşünür. Komünizm bile sanatçıları varlık arayışından uzaklaştıramaz, diye devam eder. Evet, hayatın kendisi estetik bir yapıya sahiptir, çünkü tekrar edilemez ve tıpkı şarkı gibi bestelenmesi ve orkestra eşliğinde okunması gerekebilir. Kundera'ya göre birey, sırf bu nedenle, varlığın hafifliğine katlanmak zorundadır!</p> <p>Yakından şahit olduğumuz için biliyoruz! Özal'ın ve ANAP'ın tek başına iktidar olduğu ilk yılları hatırlayalım. Benzer bir söylem 80li yılların ortasında büyük bir hevesle benimsendi. Hayat; bir oyun, bir belirteç, bir işaret veya bir akış olarak algılandı. Özal, o günlerde Türkiye'nin talihinin döndüğünü ve istikbal kapısının açıldığını söylüyordu. Dönecek kör talihi hiç kimse ıskalamak istemiyordu. Bu kader zincirine <strong>Kadının Adı Yok</strong> (1987) romanı ile Duygu Asena <a name="_Hlk9443919">v</a>e <strong>Asiye Nasıl Kurtulur </strong>(1986) filmi ile Müjde Ar da katılmıştı. Kısaca kadın hareketi yeni bir boyut kazandı. Kendini o güne dek dışlanmış hisseden toplumsal kesimler hızla kamusal alana indiler. Siyasal mücadele alanı böylece genişledi <a name="_Hlk9490264">v</a>e iktidar pastasından pay kapma yarışı başladı. Bir bakıma 150 yıldır devlet aklına direnen toplumsal bilinç evriliyor ve Türkiye'de ilk kez kamusal alan doğuyordu...</p> <p>Dünya siyasetinin durulduğu bir zamanda Batı'da aynı ışık çoktan yanmıştı! O haykırış ta bir kamusal alan tepkisiydi! Milan Kundera'nın <strong>Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği</strong>(1984) kitabı gerçekten postmodern bir romandı - ve herkes ve herşey için özgürlük talep ediyordu! Görünürde yazar belki ülkesi Çekoslovakya'nın durumunu anlatıyordu, ancak daha basit ama daha güçlü bir mesaj iletiyordu okurlara: Hayatınız romansa eğer, yazarı bizzat siz olun! Bazıları bunu yaşamaya övgü, başkaları cinsel özgürlüğe izin olarak anladı. Hüzünlü olmasına rağmen seksenli yıllara bir nevi iyimserlik havası kattı aynı roman. Yazar Rönasans ve Aydınlanma’dan ilham aldığını gizlemiyordu zaten. Filmi daha büyük bir eğlenceydi; ardından AIDS ve Çevreci Hareket hızla Batı kamuoyunun gündemine oturdu. Beş yıl sonra Doğu Bloğu çöktü, nihayetinde Sovyetler Birliği yıkıldı…</p> <p>Her Epoche, yani devir ekseriyetle düşünceleri, yasaları ve istekleri kendi ölçeğinde şekillendirir. Onlara kendi ruhunu üfler. Bu tarz bir açılımda bizi kaygılandıracak herhangi bir husus yok. Eleştirel yaklaşımlar ve toplumsal sorgulamalar önce ANAP'ın sonra AK Parti'nin önünü açtı. Ancak o gözlemler artık bugün yerinde sayıyor, sürecin neler getirip götürdüğüne dair muhasebe defteri bir türlü açılmıyor. Ahvalimizi açıklamak bile günah sayılıyor. Bu süreçte algıları ve yetileri köreltilmiş bir toplum olarak ne kaybettiğini bilemeyen insanlar ülkesine dönüştük. Süreklilik bilinci olmayan yeni bir 'muhafazakar zihniyet' ürettik. Sonuçta kim olduğumuzu hatırlatacak tüm semboller ve ritüeller yok edilmiş ve zaman âdeta dondurulmuştu. Milan Kundera'da da saatler 1984 yılında durmuş gözüküyor! 20. yüzyılın sonunda postmodernizm üzerine çıkan tüm tartışmalar ve postmodernist çağda dinin yeri ve geleceği hakkında ortaya atılan tüm görüşler sonraki eserlerine hiç yansımadı.</p> <p>Acaba neden?</p> <p>Roman Sanatı kitabında belirttiğine göre; Avusturyalı yazar <strong>Hermann Broch</strong>, Milan Kundera'yı çok etkilemiştir. Özellikle onun henüz Türkçeye çevrilmeyen <strong>'Uyurgezerler</strong>'(1930) romanı. Broch, bu roman üçlemesinde toplumsal dönüşümü ya da çağ atlarken değişen din algısını işler, manevi değerlerin çözülmesi olayına açıklık getirir. Şahsen ben, 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' romanını, Hermann Broch'un <a name="_Hlk9446139">'Uyurgezerler'</a> romanının devamı olarak kabul ederim. Gerçekten Kundera, Uyurgezerler romanının üç kahramanını (Pasenow, Esch ve Hugenau), Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanının üç kahramanı Tomas, Terasa ve Sabina'nın kişiliklerinde yeniden diriltir. Tıpkı 'Uyurgezerler'de olduğu gibi herbirinin yaşam tarzı değişiktir. Elbette kişiler birebir örtüşmezler, çünkü devirler ayrıdır; ilki 1918 yılında, ikincisi 1968 yılında cereyan etmiştir. Her iki romanı karşılaştırdığımızda üç fark dikkatimizi çekmektedir: Herşeyden önce 'Uyurgezerler' romanındaki kişilikler sempatik değildir: Pasenow aptal, Esch aklı karışık(Kundera'yı göre fanatik) ve Hugenau çıkarcı bir tiptir. Buna karşın Kundera'nın kahramanları okuyucunun kalbine dokunur ve onlarla özdeşleşirler. İkinci fark yaşadıkları çağa koydukları teşhistir: Broch, '<strong>manevi değerlerin çöküşü</strong>' karşısında ağlar, Kundera içinse çağdaş ideolojiler <strong>sözde değer</strong>dir, onun deyişiyle '<strong>kitsch</strong>'dir. Onlara karşı mücadele edilmesi gerekmektedir. Yine Kundera, Broch'dan farklı olarak yitirilen değerlerin ardından yas tutmaz. Çağımız insanının yeni şartlara - bir şekilde - &nbsp;ayak uydurmasını bekler. Romanı okuyanların itirazını duyar gibi oluyorum. Haklılar. Roman kahramanı Tomas, ideolojinin esaretine düşmeyeyim derken yönü nihilizme kayar. O nihilizm metafizik yükten kurtulmasını emreder Tomas'a. Bu sosyal yarayı iyileştirecek tek ilaç ise aşktır. Kısaca; Kundera, ideolojik düşünce ve eylem yerine açık, esnek ve yapıcı bir toplumsal düzen arzu etmektedir.</p> <p>Türk edebiyatında 'Uyurgezerler romanının bir muadili mevcut aslında: <strong>Yakup Kadri</strong>'nin <strong>'Kiralık Konak' </strong>eseri. Ama biz daha ileri gidelim. Herman Broch, Stefan Zweig seviyesinde bir yazar iken <strong>Mithat Cemal Kuntay</strong>, Thomas Mann ayarında bir romancımız. Onun tek eseri <strong>'Üç İstanbul'</strong> bir dünya klasiği niteliğinde ve Elias Canetti'nin 'Körleşme', Thomas Mann'ın ' Buddenbrocks' ve Herman Broch'un ' Uyurgezerler' romanlarından daha üstün. Fakat ne yabancı dillere çevrilir ne de okullarda okutulur.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Acaba neden?</strong></p> <p>1975 yılında bir Fransız üniversitesinden gelen davete icabet ederek sevinçle ülkesini terk eden Milan Kundera'yı Çek başbakanı Babiş 1996 yılında Paris'deki evinde ziyaret etmiş ve onu ülkesine geri çağırmıştı. Hiç olmazsa Çek vatandaşlığı teklifine sıcak bakması istenir kendisinden. Bu çağrılar bugüne kadar hep cevapsız kaldı.</p> <p>Bu tavrı biyografik olarak anlamak mümkün mü? "Yazarların kimliklerini gizli tutacakları ve takma ad kullanacakları bir dünya hayal ediyorum" diye açıklıyor Kundera, "Romanın Sanatı"nda yer alan bir makalesinde bu ilginç tavrı. Bunu, "edebiyat aleminde çekişmenin azalması, eserlerin biyografik yorumlanmasının ortadan kalkması" için elzem görüyor.</p> <p>Özellikle yazdığı romanlar, özgeçmiş olmadan kesinlikle anlaşılmayacak içerikler barındırır. Aşk ve cinsellik, politika ve direniş, sadakat ve ihanet, sıla ve sürgün kavram çiftleri ona eşit derecede ilham verdiği ve yıkıcı yönlerini tartışmaya açtığı için bu yaklaşım kaçınılmaz olur. Kundera, zor ile kolayı, ağır ile hafifi birbiriyle sürekli dengeler. Bu, Prag Baharı'nın hemen öncesine uzanan ve sosyalizmi dehşet yeren ilk büyük romanı "Şaka" (1967) ile başlıyor, göçü anlatan son romanı "Bilgisizlik"(2000)e dek uzanıyor.</p> <p>Ancak Kundera romana inandığı kadar hayatın gücüne inanmıyordu. Tamam, ideal bir dünya düzeninde yaşamıyoruz. Hatta ismi konulmamış uzun soluklu postmodern bir savaşın içerisine doğru sürükleniyoruz. Küresel bir perspektiften bakarsak, toplumlar hem içte hem dışta barış halinden çok uzak. Soğuk Savaş döneminde Milan Kundera, <strong>'Avrupa'ya özlem duyan herkes Avrupalıdır'</strong> tanımı yapmıştı. Popülizmin ve ırkçılığın Avrupa'da son sürat ilerlediği günümüzde Kundera yalnızca susuyor. Hatırlayalım. Kundera'nın yazdığı romanlara felsefi düşünceler ve özellikle de Friedrich <strong>Nietzsche</strong>'nin <strong>'sonsuz döngü'</strong> fikri eşlik eder. Geçmişe dikkatli bakıldığında, bu fikir bir aldatmaca gibi duruyor. Zira geçmiş Milan Kundera'yı ölmeden yakaladı. Hapishanelerde ve maden ocaklarında yıllarca sürünen rejim muhalifi bir sınıf arkadaşını ispiyonlamakla suçlandı. Kundera iddiaları reddediyor, ancak olay, ülkesi ile 45 yıldır zar zor ilişki kuran bir yazar üzerine kasvetli bir gölge gibi düşüyor.</p> <p>Acaba neden?</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 05/27/2019 - 11:37</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> <li><a href="/kategori/edebiyat" hreflang="tr">EDEBİYAT</a></li> </ul> </div> Mon, 27 May 2019 08:37:47 +0000 Alaattin Diker 593 at https://www.fikircografyasi.com Hollanda Türkiye Diplomatik Krizi ve Hollanda Türkleri https://www.fikircografyasi.com/makale/hollanda-turkiye-diplomatik-krizi-ve-hollanda-turkleri <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Hollanda Türkiye Diplomatik Krizi ve Hollanda Türkleri</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Kıta Avrupa’sının denizaşırı kapısı olan Hollanda, 11 Mart Cumartesi akşamı Rotterdam’da yaşananlarla insanlık tarihine kara bir sayfa ekledi. O akşam yaşanan olaylarla, Hollanda’nın yüzyıllardır savunduğu değerler ayaklar altına alındı. Aklıselim insanlar &nbsp;o geceyi bu şekilde anımsayacaktır. Ne yazık ki, bu tür gelişmeler Hollanda, Avrupa ve İnsanlık, çoğulcu ve özgürlükcü değerler için kaygı vericidir.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Yaşanan diplomatik kriz en çok, Hollanda’da yaşayan, hem Hollanda hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkleri etkilemiştir. Çifte aidiyete sahip, hem Hollanda hem Türkiye için sadakat taşıyan bu kitle iki ülke arasında yaşanan siyasi gerginliğin bir krize dönüşmesinden büyük üzüntü duymaktadır. Hollanda Türkleri ortaya çıkan bu nahoş durumdan dolayı oldukça rahatsızdırlar. Yaşanan kriz 50 yıllık göç sürecinde elde edilen kazanımlara büyük zarar vereceği gibi, zaman zaman gündeme getirilen aidiyet tartışmalarına da bizim aleyhimize yeni bir boyut getirecektir. İki devlet arasındaki kriz daha şimdiden iki toplum arasında kamplaşma sinyalleri vermektedir. Umarız, bu kamplaşma devam etmez.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Hollanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler 400 yılı aşkın bir tarihi geçmişe sahiptir. Bu uzun süre içinde iki ülke arasında ciddi bir gerilim, sıkıntı ve krizin yaşandığına şahit olunmamıştır. İki ülke tarih boyunca çok yönlü ilişkilere sahip olmuş ve birbirleri için vazgeçilemeyecek dost konumuna gelmişlerdir. Öyleki bir Hollanda atasözü şöyledir: ‘Liever Turks dan paaps’: Katolik olmaktansa Türk olurum. Ancak, Hollandalı yetkililerin 15 Martta yapılacak olan seçimlerin de etkisiyle &nbsp;Türk yetkililere karşı her türlü diplomatik kuralı hiçe sayarak tavır alması ve buna Türk yetkililerin gösterdikleri haklı tepkiler, asırlar boyunca büyük emeklerle tesis edilen bu dostluğu tehlikeye atmış ve hayal kırıklığı yaratmıştır.<br /> Dolayısiyle yaşanan diplomatik krizin Hollanda ile Türkiye arasında 400 yılı aşkın geçmişe sahip dostane ilişkilere kalıcı zarar vermemelidir. Bu noktada çok hassas davranılmalıdır. Yaşanan bu krizin kazananı olmayacağı gibi en çok zararı da şüphesiz Hollanda’da yaşayan Türkler göreceklerdir. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Hollandalı yetkililerin Türk devlet adamlarına karşı takındıkları tavrın bir tür rüşt ispatlama ve iç kamuoyuna yönelik mesaj olarak yorumlanması ve ona göre davranılması en akılcı yol olacaktır. Nitekim aklıselim bir çok Hollandalı bu tavrın yakışıksız olduğunu ve gereksiz yere bir sorun yaratıldığını ifade etmektedirler. Eski Hollanda Dışişleri Bakanı ve eski Hollanda Ankara Büyükelçisi Ben Bot Türk Bakanlara yapılan uygulamanın akılsızca olduğunu söylerken, ünlü suç araştırmacısı Peter de Vries ise, Hollanda eski Dışişleri Bkanı Timmermans’ın 3 Aralık 2013 tarhinde Kiev’de rejim karşıtı yürüyüşe katıldığını, dolayısiyle Hollanda’nın ikiyüzlülük yaptığını ve çifte standart uyguladığını belirtti. Aynı çerçevede, Amsterdam Vrije Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Thomas Spijkerboer ise ‘artık Hollanda’nın özgürlük kavramını ağzına almaması gerekir’ diyor.&nbsp;<br /> Kanaatimizce şu günlerde yapılması gereken, ortamı daha fazla gerecek eylem ve söylemlerden kaçınılması ve gerekirse arabulucuları da devreye sokarak krizi aşmanın yollarının aranmasıdır. Zira bu kriz sürdürülebilir bir kriz değildir ve sadece kaybedenleri olan bir krizdir. İki ülke ilişkileri seçim retoriği yüzünden tehlikeye atılamayacak kadar önemlidir ve herkes bunun şuurunda olmak durumundadır. Sağduyumuz bize karşılıklı restleşme değil, yakınlaşma ve diyalog aramamız gerektiğini söylemektedir. Bu çerçevede; Türk ve Hollandalı kanaat önderlerinden (örneğin eski Hollanda Dışişleri Bakanı ve eski Hollanda Ankara Büyükelçisi Ben Bot’un da içinde olduğu) iki ülkenin &nbsp;karar vericilerini ziyaret edecek 5 veya 6 kişilik bir dostluk heyeti oluşturulmalıdır...&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><span lang="" about="/yazarlar/veyis-gungor" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Veyis Güngör</span></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 03/18/2017 - 23:08</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> Sat, 18 Mar 2017 20:08:03 +0000 Veyis Güngör 447 at https://www.fikircografyasi.com Avusturya da siyasiler ve hukukçular arasında başörtüsü yasağı tartışmaları https://www.fikircografyasi.com/makale/avusturya-da-siyasiler-ve-hukukcular-arasinda-basortusu-yasagi-tartismalari <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Avusturya da siyasiler ve hukukçular arasında başörtüsü yasağı tartışmaları</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Avusturya`da geçtiğimiz günlerde Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz ve Hükümet sözcüsü Heinz Faßman, kamusal alanda başörtüsü yasağının getirilmesini önerdiler. Hizmet alanlarında önemli bir gösterge olduğunun söylenmesiyle, başörtüsü yasağı tartışmaları yeniden başlamış oldu.&nbsp; Buna gerekçe olarak da memurların dini değerlere karşı tarafsız olmaları gerektiğini, ifade etti. Hükümet sözcüsü Faßman`ın bu konudaki açıklaması; <strong>"Sorun şu ki, devlet okullarındaki öğretmenlerin başörtüsü takıp takmamaları üzerine açık cevap: Hayır."</strong> Aynı zamanda Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz da, Entegrasyon yasasını destekleyerek; Heinz Faßmann`ın önerisi olan başörtüsü yasağının, kamusal alanda olması gerektiğini ifade etti. Oysaki Sebastian Kurz, 2011 yılında Heute gazetesine verdiği röportajda başörtüsünü bir sorun olarak görmediğini ifade etmişti.</p> <p class="rtejustify">Ayrıca SPO partisi kulüp başkanı Andreas Schieder,&nbsp; mahkemeler, okullar ve üniversiteler için de yüzü örtmenin yasaklanmasının düşünülebileceğini, tekrarladı. Sebastian Kurz ise uzun süredir, burka yasağının olması gerektiğini söylüyordu. Avusturya’daki Koalisyon partileri şu ana kadar başörtüsü yasağı için ortak bir genelge üzerinde anlaşmış değiller.&nbsp; Devlet Sekreteri Muna Düzdar (SPO),&nbsp; başörtülü devlet görevlilerinin durumları ile alakalı olarak; Avrupa Adalet Divanı'ndaki bir Belçikalının soruşturmasının sonucunu beklemek istediğini söyledi. Faßmann, bu olayı kilise ve devlet ayrılığı prensibini kabul eden seküler Avusturya`nın katılımı olarak görmektedir. İstisna olarak ise bağlı olunan din derslerine katılımı gösterdi. Avusturya`da öğrenciler bağlı oldukları din derslerine katılmak zorundalar.</p> <p class="rtejustify">Faßman, Kilise ve devlet ayırımının olduğu okulların dersliklerinde asılı olan haçın kaldırılmasının gerekip gerekmediğini&nbsp; değerlendirmek istemediklerini açıkladı ve şöyle dedi: <strong>“Dersliklerdeki haçın asılı olmasının&nbsp; entegrasyon bakış açısında daha az bir alanı var; çünkü tarihsel olarak gelişti.”</strong></p> <p class="rtejustify">Avusturya'da İslam Dini Topluluğu (İGGiO) kamusal alanda&nbsp; başörtüsü yasağını öngören öneriye tepki verdi. İGGiO sözcüsü Carla Amina Baghajatı de, <strong>"Bir işveren olarak özellikle devlet, ayrımcılık karşıtı mevzuata uygun hareket etmesi gerekiyor"</strong> dedi. Her şeyden önce, böyle bir yasağın bütünleştirici bir etkiye sahib olmadığını ifade eden Baghajatı;&nbsp; <strong>"Bu yasaklanması düşünülen şey anti bütünleştiri şekilde bir entegrasyon uzmanından geliyor"</strong> sözleriyle açıklık getirdi.&nbsp; 2004 yılından bu yana kanuni olarakta açıkça, işçilere dinlerinden dolayı ayrımcılık yapmak Avusturya'da yasak.&nbsp; Absürd bir şekilde, eğer kadınlar kamusal alanda başörtülerinden dolayı geri bırakılırsa,&nbsp; kendileri devletin ayrımcılık yasasına karşı mahkemeye başvurmak zorundalar. Şu anda, yüzlerce Müslüman kadının iş piyasasında eğitimli olduğunu vurgulayan Baghajatı, şu açıklamada bulundu: <strong>"Başörtülü müslüman bir kadın, sadece bir temizlik işçisi&nbsp; olarak çalıştığı sürece, kabul görmektedir."</strong>Bu bağlamda, İGGiO kadın sözcüsü Avusturya da siyasette kadın oranının düştüğünü ve bu durumun Avusturya için gurur kaynağı olmadığının ifade ediyor.</p> <p class="rtejustify">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise kamu kurumlarında ve iş yerlerinde dini semboller hakkında iki farklı görüşü öne sürüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi henüz dini sembollerin giyilmesinin yasaklanması konusunda karar vermiş değil. Ancak, başörtüsü konusunda orada bekleyen iki on karar vardır ve yetkili Genel Savcıların da bu konudaki görüşleri farklılıklar arzediyor.</p> <p class="rtejustify">Bu durumda söz konusu olan; bir işveren eğer bütün çalışanlarının politik, dini ve felsefi kanaatinden dolayı kullandıkları sembolleri yasaklarsa; çalışma saaatleri içinde müslüman kadınların Başörtüsü takması ile ilgili yasaklayıp yasaklamayacağı iş yerinin kendisi ile ilgilidir. Temelde doğru olan şudur ki; iş yaşamında dininden veya inancından dolayı yapılan ayrımcılık, yasaktır.&nbsp; Avrupa Birliğine üye olan Devletler, ancak bazı istisnalara izin verebilir. Fakat doğru olmayan eşitsiz muamele, tamamen yanlış da olmayabilir; ya da bu uygulama için çok önemli bir durumda doğru olarak gözükebilir. Mesela, güvenlik riskinden dolayı bir yasak düşünülebilinir.</p> <p class="rtejustify">Avrupa Adalet Divanı genel avukatı Juliane Kokott`un düşüncesi ise; AAD`daki Yargıçların, karara destek olması yönündedir: <strong>“Bir işveren, kişinin kendi düşüncesini yansıtan sembollerin genel olarak yasaklanması hakkında karar verebilir ve başörtülü olan kişi iş yerinde başörtüsü takma yasağına karşı çıkarsa; kadının işine de bu sebeple son da verilebilir.”</strong> Diğer bir durum ise, bilgisayar bilimi alanında bir kadının peçe takması, bir müşterinin talebine uygun olarak istenmeyebilir. <strong>“Peki, bu durum yüzünü örtmeyen biri için de kabul edilebilinir mi?”</strong> sorusunu da beraberinde getiriyor. Bu durumda Avrupa Adalet Divanı genel avukatı şu sonuca varıyor:&nbsp; İş alanındaki yönetmelik; çalışanlarının, bir müşteri ile iletişimi sırasında dini bir işaret ve kıyafetin yasaklanması, ayrımcılık olarak gösterilir. Özellikle, eğer sadece islami olan başörtüsü söz konusu olduğunda. Başörtüsü yasağı Avrupada yok, sadece Fransa da ve Belçika da 2011 den beri Burka ve Nikap (PEÇE)&nbsp; takmak kamusal alanda yasak. Ancak, ayrımcılık iddialarını önlemek için, hukuk alanındaki metinlerde dinsel örtünme ile ilgili yasak kasten değildir. İspanya'da ülkenin her yerinde genel bir yasak yok, buna rağmen Katalonya da tamamen bir örtünün takılması yasak. Avusturya`da olduğu gibi şu anda diğer birçok Avrupa ülkelerinde de yasaklar üzerine tartışmalar devam ediyor.</p> <p class="rtejustify">Avusturya'nın Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz (ÖVP), son zamanlarda öğretmenler ve hâkimler için de başörtüsü yasağı getirilmesi gerektiğini dillendirdi; ama aynı zamanda derslik ve mahkemelerde bulunan haçın asılı olmasını sorgulamak istemiyor. Adalet Bakanı Brandstetter hukuki alanda yasaklanmasını destekliyor. Ancak, oluşturulan bir çalışma grubu şu sonuca vardı: <strong>“Çeşitli dini semboller arasında bir ayrımın hukuken kabul edilmesi ve mahkemede tüm ideolojik kıyafetlerin yasaklanması veya hepsine izin verilmesi gerekir.”</strong> Bir din, dünya görüşü veya siyasi durusun kabul edilmesinin yanı sıra; yargıda, bütün sembollerin yasaklanması için açıkça konuştu. Anayasa Mahkemesi henüz bu konuları ele almadı.&nbsp; Alman Anayasa Mahkemesi zaten en azından bir yükümlülük getirdi, Haçın ne okullarda ne de mahkemede olamayacağı kararını çoktan vermişti.</p> <p class="rtejustify">Avusturya'da başta okullar olmak üzere devlet dairelerinde başörtüsü yasağı uygulanması önerisi, sivil toplum kuruluşları ve din adamları tarafından da eleştirildi. Buna rağmen Avusturya’da bu yılki kadar yoğun bir şekilde başörtüsü ile ilgili bir yasak tartışılmamıştı. Dini kıyafetlerin kamusal alanda yasaklanması tartışlamaları daha çok başörtüsünün takılmasının yasaklanması çerçevesinde tartışılması; başörtüsü yasağı tartışmasının daha çok dini inanç özgürlüğü ve güvenlik arasında kalması, malesef konuyu işin içinden çıkılmaz bir duruma getiriyor. Tartışmalarda bir yandan hukukçular diğer taraftan siyasiler, tarafsız olunması açısından tartışırken; <strong>“acaba kendileri hangi tarafta yer alıyorlar?”</strong> sorusu da tartışmalarda haklılığını koruyor.</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><span lang="" about="/yazarlar/rukiye-sancar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Rukiye Sancar</span></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 02/15/2017 - 18:27</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> Wed, 15 Feb 2017 15:27:50 +0000 Rukiye Sancar 436 at https://www.fikircografyasi.com Elveda Avrupa https://www.fikircografyasi.com/makale/elveda-avrupa <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Elveda Avrupa</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify"><img alt="Avrupa" src="/sites/default/files/resimler/avrupa/europa_mitos.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Yüzümüzü Avrasya'ya dönerken isterseniz geriye dönüp Avrupa'ya son kez bakalım...</p> <p class="rtejustify">Avrupa fikrinin iki ayağı vardı: Bir tarafta devrim ve savaş, diğer tarafta evrim ve barış. Evrim derken, ekonomik ve siyasal işbirliğini kastediyorum. Birbirine çelme atan bu ikircikli duruşa - kıtaya ismini veren - mitolojide de rastlarız. Efsaneye göre; Jüpiter boğaya dönüşür ve Avrupa'ya yaklaşır. Avrupa onunla oynar, okşar ve boynuzlarına çiçekler takar. Sırtına biner binmez Jüpiter onu açık denizlere kaçırır ve Girit adasına ulaşınca da kendini tanıtır.</p> <p class="rtejustify">İnsan ve Tanrı arasındaki bu cesur karşılaşma Avrupa kimliğinde derin iz bırakmıştır. Aynı efsaneden yola çıkan Bernard-Henri Lévy, ''Avrupa çeşitlilik ve dönüşümdür'' der.</p> <p class="rtejustify"><strong>Alafrangalık sandık biz bu demi</strong></p> <p class="rtejustify">Avrupa'yı tanımlamaya çalışan ilk düşünür Strabo'dur. Coğrafya, eğitim ve devlet arasında ilinti kurması nedeniyle Avrupa fikrinin temelini atmış sayılır. Bugünkü Avrupa'nın ilk nüvesini Antik Çağ'da ararken hata yapmıyoruz, zira İngiliz tarihçi Edward Gibbon «<strong>The History of the Decline and Fall of the Roman Empire</strong>» kitabında bu konuyu şöyle açar:</p> <blockquote> <p class="rtejustify">Yunan kentleri bugün yeni Avrupa'nın uluslarında büyük ölçüde ama gevşek biçimde gördüğümüz birlik ve bağımsızlık ilkesini hayata geçirmiştiler.</p> </blockquote> <p class="rtejustify">Antik Çağ'ı Yeni Çağ'a bağlayan köprüyü kuran ise ilahiyatcı Augustinus (ö.430) olur. Reformasyon'u tetikleyen Martin Luther'in başucu kitabı <strong>«De civitate Dei/Tanrı Devleti»</strong>nin yazarıdır. Gibbon'un işaret ettiği bir başka nokta Roma Devleti'nin 'federal' yapısıdır. Bu merkezkaç yapı Avrupa'nın asıl mayasıdır. Sürekliliğinin esasıdır. Augustinus'un ideal devleti, yani Roma ve Kudüs terkibi bir Avrupa bu temel üzerine inşa edilmeye çalışılmıştır hep.</p> <p class="rtejustify">Rönasans'ın temsilcisi Dante için çekirdek fikir 'Hıristiyanlık' olsa da, çağdaşı Petrarca, Descartes'in felsefeye taşıdığı<strong> «Cogito, ergo sum»</strong> ilkesini, yani bireyi öne çıkartır. Kant bu yaklaşımı «aşkın özne» kavramı ile abideleştirir. Evet, ne oldu ki Avrupa coğrafi bir alandan bir kültür sahnesine dönüşür birden?</p> <p class="rtejustify">Bu soruyu Tertullian bir başka soruyla cevaplandırır: <strong>«Atina'nın Kudüs ile ne ilgisi var?»</strong>. Birbiriyle çarpışan ya da çatışan değerlerin birleşmesini istemektedir tarihin ilk hıristiyan yazarı Tertullian (ö.220). Dini öğretiyi Platon'un ruhuyla kaynaştırmak peşindedir o. İster Michelangelo ister de Vinci olsun bu terkip Rönesans'ın damarlarında dolaşıp durdu. Yeni bir medeniyet ekildi onunla ruhlara ve zihinlere.&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Aşkın ile yandık ama yanıldık</strong></p> <p class="rtejustify">Max Weber Antik ve Ortaçağı birbirine bağlayan bu noktayı görür ve Batı' dünyasında&nbsp; homo politicus'dan homo economicus'a geçişi isabetle saptar. Bugün hepimizin «piyasa» dediği olgu bir şekilde doğmuştur artık. «Dünyanın Büyüsü» bozulur ve Avrupa yeryüzünde tek başına 'sekularizmin' çekim alanına girer. Marco Polo, Magellan ya da Amerigo Vespucci'nin ünlü gezileri bu sarhoşluğun ürünüdür. Sonuçta Avrupa gözlerini dünyaya açmış ve tanımadığı yeryüzünün 'keşfine' çıkmıştır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bir yanda bireyin özgürleşmesi diğer yanda değişim ve yenilik arzusu depreşir. Galile'den Kopernikus'a, Kepler'den Newton'a ulanarak yükselen bir çizgide 'bilimsel devrim' gerçekleşir; ve bu büyük dönüşüm sayesinde Avrupa&nbsp; farklı bir medeniyetin beşiği olur. Okyonusların keşfinden uzayın fethine doğru uzanacak bir serüvene atılır. Artık Avrupalı homo scientificus'dur. Bacon'un ilminde veya Makyevelli'nin siyasetinde 'ampirizme' yönelir. &nbsp;Siyasal ve toplumsal özgürlükler çoğulculuk ilkesiyle birlikte boy atar.</p> <p class="rtejustify"><strong>Hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyüleyici imişsin</strong></p> <p class="rtejustify">Bugün Avrupa'da yalnızca insanlar değil, üretilen mallar da serbestce dolaşıyor. Bu başarı neden fikirlerin özgürce tartışılır olmasından ileri gelmesin? Oksijeni keşfeden Joseph Priestley; Gulag Takımadaları'na sürgün edilen Aleksandr Soljenitsin'in ya da Nazi Toplama Kampları'na atılan Stefan Zweig'ın ihtiyaç duyduğu özgürlüğü Aydınlanma Çağı'nda haykırdı. II. Dünya Savaşı bitince Avrupa'nın 'Açık Toplum'(Popper) ve 'Düşünce Hürriyeti'(Schiller) demek olduğu anlaşıldı.</p> <p class="rtejustify">Avrupa'nın düşünce tarihine bakınca yoldaşlar, gönüldaşlar ordusu görürüz: Erasmus Thomas Morus ile yakın dost idi, Thomas Hobbes Galile'yi ziyaret ederdi. Newton ve Leibniz arasındaki tatlı sürtüşmeyi bilmiyen mi var? Rousseau Hume'yle tanışınca ne çok sevinmişti! Einstein yolu Prag'a düşünce mutlaka Kafka'ya selam çakardı. Gönüller buluşunca fikirler, fikirler buluşunca insanlar, insanlar buluşunca eşyalar serbest hareket etmeye başladı. 'İttifaq-i Müslimîn' sözcüsü Gaspıralı'nın ''Dilde, fikirde, işte birlik!'' hayali yeryüzünün ilk bu coğrafyasında doğdu. Adını özgürlük koydular!</p> <p class="rtejustify"><strong>Ülkümüz yükselmek hep ileri gitmektir</strong></p> <p class="rtejustify">Bu rüzgar önce Avrupa kıtasında sonra tüm yeryüzünde esti. Fransız Devrimi siyasal hareketlerin önünü açtı. O heyula bize İttihat ve Terakki fırtınası olarak erişti, İnkilaplar ile yatıştı. Peki, bu süreçte ağaçlar hiç devrilmedi mi? Napolyon ülkeleri ve halkları tek bayrak altında toplamak üzere ordularını yola çıkarınca ilk selam duran Hegel oldu. 'Avrupa Ailesi' rüyası görüyordu Başkomutan. Kıta üzerinde «aynı yasalar, ilkeler, görüşler, duygular, fikirler ve çıkarlar» hüküm sürecekti! Herşeyi tekdüze gören Napolyon'un ilerde en büyük hayranı Çin Kültür Devrimi'nin büyük ustası Mao olacak, ve Batı gençliği Başkan için sokaklarda çıldıracaktı!</p> <p class="rtejustify">Napolyon'un «homojen ülke» planı Stalin ve Hitler'in çalışma masasının üstünden hiç eksik olmadı. Nazilerin ideologu olmaya soyunan Carl Schmitt «Nomos» kavramı ile yeni düzenin yol haritasını çizdi. Artık 'ortak değerler ve ilkeler' rafa kalkmıştı. Kültür ve medeniyet, özgürlük ve eşitlik, bilim ve teknik kavramları anlamını yitirmişti. Avrupa yalnızca 'kan ve toprak' üzerine konuşur olmuştu. Acaba, Avrupa Birliği fikrinin yılmaz savunucusu Habermas bile kendini Carl Schmitt'in etkisinden kurtaramadı, desem bana kızar mısınız? Heidegger'in gizli tuttuğu günlük 'Kara Defterler'iyle; «insan gerçekten zalimdir» ayetini haklı çıkardığını söylesem, yoksa çarpılır mıyım?</p> <p class="rtejustify"><strong>Şarkılarla geçtik yanından ey garb</strong></p> <p class="rtejustify">Avrupa Birliği fikrini çoğu kez politikacılar ileri taşıdı. Robert Schumann ve Jean Monnet ismini bu yönüyle aramızda duymayan kalmadı sanırım. 1991 yılında 'Büyük Karl Ödülü' alan Vaclav Havel ödül töreninde yaptığı konuşmada - devlet adamı ve aydın sıfatıyla – malumu ilam&nbsp;etti ve Avrupa fikrini Aziz Augustinus ile başlattı. Ona göre «varlık ve kurtuluş sırrının» kapıları açılıyordu Avrupa ile. Bu yolda yapılacak tek şey «kendi vicdanını yeniden keşfetmek» olmalıydı. Tabii Augustinus dünya ve ahiret hayatı arasında ayrım yaparken, Havel siyaset vasıtasıyla kurtuluşa ereceğimize, yitirdiğimiz cenneti yeryüzünde bulacağımıza inandığını saklamıyordu.</p> <p class="rtejustify">Sayısız çatışma alanına rağmen Avrupa yalnızca siyasi değil, hukuki birlik de tesis etmek istemektedir bugün. Ancak egemenliğin paylaşımı ve&nbsp; Avrupa Anayasası gibi sorunlarla baş etmekte zorlanmaktadır. Özellikle Hobbes ve Rousseau'ya dayanan, mutlakiyet çağının ürünü egemenlik kavramını terk etmeye hiç bir ülke yanaşmıyor. Devletler Hukuku'ndan alınacak çoğulculuk anlayışı ile egemenlik ve anayasa sorunu çözülmeye çalışılıyor. Atlantik'ten Urallara dek uzanan bir alanda 'cennet' kurmak mümkün mü? Henüz kimse kestiremiyor. Çünkü bu zor günlerde yalnız Türkiye değil, Avrupa da önünü göremiyor...</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 01/09/2017 - 12:36</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/avrupa-birligi-notlari" hreflang="tr">AVRUPA BİRLİĞİ NOTLARI</a></li> </ul> </div> Mon, 09 Jan 2017 09:36:29 +0000 Alaattin Diker 415 at https://www.fikircografyasi.com