DİN https://www.fikircografyasi.com/ tr Cemaatlerin Krizi: Sivilleşememe Sorunu https://www.fikircografyasi.com/makale/cemaatlerin-krizi-sivillesememe-sorunu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Cemaatlerin Krizi: Sivilleşememe Sorunu</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p><strong>"Cami cemaati"</strong> kavramı ve nitelediği toplumsal kesim çok önemli. Cemaat çalışmalarımda hep cemaatin sosyolojik bir olgu olduğunu, herkesin aslında aile dediğimiz bir cemaatin içine doğduğunu ve bu nedenle hepimizin bir yanımızla sosyolojik varlıklar olarak cemaatsel varlıklar olduğumuzu ifade ettim.</p> <p>Cemaatler, kan bağı ile mekan bağı ile ve fikir/inanç/ideoloji bağı ile oluşur veya kurulur. Günümüzde tüm cemaat kavramını gündelik dilde bütün çeşitleriyle eşitlemeye çalıştığımız "dini cemaatler", aslında <strong>fikir cemaatleri</strong> grubuna dahildir.</p> <p>Her sosyolojik olgu gibi cematler de amaç, hedef, örgütlenme, iç hiyerarşi, liderlik, inanç ve ilkeleri açısından topluma açık/sivil bir oluşum veya topluma kapalı yıkıcı, totaliter bir yapıya sahip olabilir.</p> <p>Tıpkı aile gibi...</p> <p><strong>Bütün aileler sıcak sevimli bir mutluluk, şefkat yuvası değildir. </strong>İçinde şiddet, ensest, istismarın yaşandığı korkunç, kapalı bir suç kazanı da olabilir, mafya gibi bir suç örgütüne de dönüşebilir. Bu bakımdan aile kutsal ve dokunulmaz değildir, olmamalıdır ve suç sözkonusu ise hukuka uygun bir şekilde aile içine de müdahale edilebilmelidir.</p> <p>Bugün aile kutsal ve dokunulmaz sayıldığı için aile içi şiddet ve suçlarla mücadele iki katı daha zorlaşmakta ve aile içi şiddettin önü bir türlü alınamamaktadır.</p> <p>Benzer bir durum aslında sosyolojik olarak bir cemaat türü olan dini cemaatler için de söz konusudur. Dini cemaatler tam anlamıyla kutsal sayıldığı ve her cemaat kendisini dinin merkezi ve adeta sahibi olarak gördüğü için sorgulanamaz bir noktada durmaktadırlar.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1099"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/cami-cemaati.jpg?itok=USyPwVYy" width="480" height="240" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Türkiye'de dini cemaatlerle ilgili bir kriz yaşandığı ortadadır. Bu krizi "<strong>cemaatin sivilleşememe</strong>" problemi olarak ifade ediyorum. Cemaatler sosyolojik olarak olması gereken "<strong>sivil alanda</strong>" bir sivil toplum kuruluşu olarak var olmak yerine buradan "<strong>siyasal alana</strong>" geçmekte o alanda iktidar için mücadele etmekte, ayrıca "<strong>ekonomik alana</strong>" el atarak holdingleşmekte ve bu alanlardaki rekabet dengesini ve hukuku bozarak <strong>gizli açık hegemonya</strong> oluşturmaktadırlar. Bu durum her görüşten politikacıların ilgisini çekerek onları çeşitli cemaat mensuplarıyla <strong>hukuksuz ilişkilere,</strong> işbirlikliklerine yönlendirmektedir. Buradaki <strong>zaaf ve kirli ilişkiler</strong>, ülkemizde toplumsal alanın her yanına yayılan, yakın zamanda yaşadığımız -uzun bir süre de yaşayacağımız- bir cemaat krizine dönüşmüş, nihayet darbe teşebbüsüne kadar uzanmıştır.</p> <p>Aslında yaşıyor olduğumuz bu "<strong> cemaat krizi</strong>" sadece belli bir cemaatle ilişkili değildir. Benzer öğreti, örgütlenme, amaç ve hedeflere sahip sivil olmayan bütün dini cemaatler için geçerlidir.</p> <p>Kısaca cemaatlerin, demokratik bir hukuk toplumunda ekonomik ve siyasal alandan çekilerek, asıl olmaları gereken sivil alanda kalmaları, toplumsal sorunlarımız ile ilgili sivil değer ve projeler üreterek, sivil toplumu güçlendirmeleri yani "<strong>sivilleşmeleri</strong>" gerekmektedir. Ancak cemaatler şiddet, çevre sorunları, yozlaşma, yoksulluk, eğitim, insan haklar vb. toplumsal sorunların çözümüne katkı sağlamak için çalışmak yerine iktidardan pay almak ve ekonomik güç kazanmak için bu gibi sorunları araçsallaştırmaktadırlar. Bu nedenle yüzleri sivil toplumdan çok siyasal ve ekonomik alana dönük durmaktadır.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1100"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/cami-cemaati2.jpg?itok=p9Puw8Qh" width="480" height="248" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Bu gün dini cemaatler içinde diğer kurulu/yapılı cemaat ve tarikatlara nispetle en geniş ve en sivil cemaat "<strong>cami cemaati</strong>"dir. Bu nedenle cami cemaati de diğer kurulu/yapılı dini cemaatler tarafından parsellenerek bölüşülmeye, paylaşılmaya çalışılmaktadır. Hatta bazı camilerin bizzat kendisi istimlak edilmiş, belli cemaatlerin adıyla anılmaktadır. Kısaca hem mekan olarak "<strong>cami</strong>" hem toplumsal bir yapı olarak "<strong>cemaat</strong>" bozulma yönünde bir kriz ve dönüşüm geçirmektedir. Toplumsal yaşamımızın; siyasetten ekonomiye, hukuktan insan haklarına kadar her alanını etkileyen en önemli sorunlarından birisi budur. Bunun adı "<strong>cemaat krizi</strong>" yani "<strong>cemaatin sivilleşme</strong>" sorunudur.</p> <p>Bu sorunla baş etmek ve çözmek için ilk ele almamız ve korumamız gereken yer <strong>camii </strong>ve <strong>camii cemaatidir</strong>. Toplumun her kesimini içine alan ve geniş bir çeşitliliği içinde barındıran cami cemaatinin bu özelliğini koruyabilmesi, yani sivil olarak kalabilmesi hem diğer cemaatlerin uzun vadede sivilleşmeleri hem de toplumsal yaşamın sivil değerler etrafında kalabilmesi, buluşabilmesi için çok önemlidir. Camii cemaati İslam toplumlarında tarihin her döneminde çeşitliliğini ve çoğulculuğunu koruduğu sürece toplumsal barışın sigortası olmuştur. Cami cemaatinin <strong>tektipleşmeye </strong>başladığı zamanlarda bu barış yerini çatışmaya ve otoriter bir siyasal din eğemenliğinin bütün toplumu hegemonyası altına almasına terketmiştir. Elbette farklı dini inanış, ritüel ve yaşantıya sahip insanlar bir araya gelerek inançlarını birlikte yaşamak için farklı cemaat ve tarikler oluşturacaklardır. Büyük toplum içinde sivil alandan çıkarak tüm topluma hegemonya kurma iddiası ve eylemi içinde olmadıkları sürece bunda bir sorun yoktur.</p> <p>Günümüzde kurulu/yapılı farklı cemaatler genelde dini, siyasi, kültürel toplumsal kriz ve tartışmalarda tek doğru olduklarına inandıkları için, kendi görüş ve tavırlarının yanına camii cemaatini de çekmeye çalışarak, kamplaşmayı daha da derinleştirmektedirler. Çözüm yönünde değil kendi saflarını pekiştirme yönünde hareket etmektedirler.</p> <p>Diğer yandan günümüzde yaşadığımız bu <strong>cemaat krizi</strong> ile mücadele etmenin en basit yöntemi olarak <strong>bilinçsiz ve kaba bir din karşıtlığı</strong> öne çıkmaktadır. Fakat bu tavır, tam tersi <strong>sivil olmayan cemaatlerin</strong> işine yarayacaktır. Dini tamamen yok saymak, aşağılamak, küçümsemek ve dinin ortalama sosyolojik temsilcisi <strong>camii cematini</strong> de gözden çıkarmak, toplumu tamamen sivil olmayan cemaatlerin hegemonyasına terketmek en büyük yanlış olacaktır.</p> <p>Camii ve cami cemaatinin sivil olmasını ve de daha da sivilleşmesini (kamu yararı, insan hakları, evrensel hukuk ve birlikte yaşamanın ahlaki hukuksal ilkeleri etrafında birleşmesini) sağlamaya çalışmak, diğer cemaatlerin de uzun vadede sivilleşmesini sağlayacaktır. Çünkü her cemaat mensubu aynı zamanda da sıradan sivil camii cemaati mensubudur.</p> <p>Sonuç olarak cemaate ve dine kaba hukuksuz ve antidemokratik bir savaş açmak yerine, camii ve camii cematinin hak ve hukukunun yeniden gözden geçirilerek ve bununla birlikte tüm dini cemaat ve kurumların hukuksal statülerini sivil demokratik değerler etrafında yeniden düzenlenmesi sağlanmalıdır. Cemaatlerin sivil alanın sınırlarını aşarak siyasal ve ekonomik alana müdahil olmalarının önü alınmalıdır. Medeniyetimizdeki tarihsel kültürel yeri ve önemi açısından ele alındığında bu durumun herşeyden önce bu cemaatlerin kendileri için de önemli olduğu görülecektir.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ramazan-yelken" lang="" about="/yazarlar/ramazan-yelken" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ramazan Yelken</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 02/10/2022 - 07:36</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2439" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1644514674"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">ziya</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2439#comment-2439" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">&#039;&#039;Kısaca cemaatlerin,…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>&#039;&#039;Kısaca cemaatlerin, demokratik bir hukuk toplumunda ekonomik ve siyasal alandan çekilerek, asıl olmaları gereken sivil alanda kalmaları, toplumsal sorunlarımız ile ilgili sivil değer ve projeler üreterek, sivil toplumu güçlendirmeleri yani &quot;sivilleşmeleri&quot; gerekmektedir.&#039;&#039;<br /> 1. Hocam bu fikrinizi ütopik buluyorum.Cemaatler yaşayabilme için kendi ekonomilerini oluştururlar.Bu cemaatin yaşayabilmesi için hayatidir.Dolayısıyla ekonomik hayattan çekilmeleri mümkün değildir.Siyasal alana uzanmaları da, cemaaatlerin kendilerinden daha ziyade yasal siyasi otoritelerin cemaatleri potansiyel oy depoları olarak görmeleri ve oy alma endişesiyle onlarla girdikleri ilişkilerden kaynaklanmaktadır.<br /> 2. Cami cemaati çözümünüze katılıyorum. Ancak Cami cemaatini bir araya getiren camiler de diyanet İşleri Başkanlığına bağlıdır. Diyanet işleri başkanlığı da yasal siyasi otoritenin mantalitesine göre şekillenen bir icraat örnekliği sunmuştur bugüne kadar. Dolayısıyla &#039;Cami cemaati&#039; fikri kendi içindede bir takım açmazlar barındırmaktadır..Vesselam .</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2439&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="LPgihWellcGeU19a2FPj9GC8mChngFw_oR2ObHQQxrE"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 02/10/2022 - 10:57</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2439#comment-2439" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1253&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="B5byw6u_1bC0fMZNlR8dAqAR_AV2qpsdouLProdTOkc"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 10 Feb 2022 04:36:09 +0000 Ramazan Yelken 1253 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/cemaatlerin-krizi-sivillesememe-sorunu#comments Retrospektif Düşünceler ya da Revizyonist Oryantalistler https://www.fikircografyasi.com/makale/retrospektif-dusunceler-ya-da-revizyonist-oryantalistler <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Retrospektif Düşünceler ya da Revizyonist Oryantalistler</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Retrospektif bakışla İslam kaynaklarını değerlendirme yaklaşımları bir süredir ülkemizdeki akademik çalışmalara da sirayet etmiş gözükmektedir. İslami ilimlerin ve özellikle de Usul ilimlerinin ‘yüzünün geriye dönük’ olduğu, retrospektif olarak kodifiye edildiği yönünde tartışmalara şahit olmaktayız. Böyle bir tartışmanın nereden kaynaklandığı ve sonuçlarının nerelere varabileceği konusunda birkaç noktanın aydınlatılmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.</p> <p class="rtejustify">Tefsir, Hadis, Fıkıh ve bunların Usul ilimlerinin geriye dönük olarak tanzim ve tesis edildiği iddiası, bunların yazılı kayda geçirilmeye başlandığı hicri üçüncü yüzyılı referans alarak, o zamana kadar sözlü olarak intikal eden ilimlerin aslında referans alınan yüzyıllarda teşekkül ettiği düşüncesinden hareketle, sözlü rivayetlerden elde edilen mirası bir kenarda tutarak, esasen yazılı metinleri birincil kaynak görme eğilimini açığa çıkarmaktadır. Böyle bir yaklaşımı çok yönlü ele alarak tartışmak mümkün olsa da konunun en kısa yoldan anlaşılır hale gelebilmesi adına nereden kaynaklanmış olabileceğine bakmak, sonuçları hakkında da daha sağlıklı öngörüleri kolaylaştıracaktır. Zira benzer bir tartışma Batı’da neredeyse son yüz yıllık dönemde geniş bir alanda gerçekleşmekte ve önemli merhaleler kat edilmiş bulunmaktadır. Ignaz Goldziher’le başlatılabilecek bu süreç öncelikle hadis rivayetleri üzerinden gerçekleştirilen tartışmalarla kendisini belli etmekte ve devamında Joseph Schacht ile fıkhî hadisler bağlamında biraz daha spesifik hale gelirken bir yandan da tartışmanın daha ileri bir merhaleye taşındığı görülmektedir. Sürecin devamında 20. Yüzyılın ikinci yarısında Revizyonist Oryantalistler olarak bilinen bir düşünce akımı haline geldiği, John Wansbrough öncülüğünde gelişen bu akımın, onun öğrencileri tarafından güncellenerek ilerletildiği bilinmektedir. Wansbrough’dan sonra Norman Calder, Gerald R. Hawting, Patricia Crone, Mihael Cook, John Burton ve Andrew Rippin gibi akademisyenlerin revizyonist bakışla inceledikleri İslam kaynaklarının hicri 3. Yüzyıla ait oldukları gerekçesiyle Kur’an da dahil olmak üzere tefsir, hadis, fıkıh gibi İslami ilimlerin bu yüzyılda ortaya çıktığı ve geriye doğru adım adım Hz. Peygamber dönemine kadar yapılandırıldığı sonucuna ulaştıkları görülmektedir. Bu tezin içerisinde zaman zaman açık ifadelerine de rastlanan tarzda İslam toplumunun esasen hicri 3. Yüzyılda teşekkül ettiği, en az iki yüzyıllık dönemde sosyal kurumların evrimleşerek geliştiği, bunların geniş kitleler tarafından kabulünü ve meşruiyetini sağlamak amacıyla da söz konusu ilimlerin geliştirildiği gibi iddiaları da barındırmaktadır. Buna göre İslam toplumu içerisinde oluşan farklı grupların kendi düşüncelerini yaymak ve meşruiyetini sağlamak için en fazla başvurdukları yol olan hadis rivayeti, Joseph Schacht’ın ifadesiyle ‘kendi düşüncelerini sırasıyla müçtehit imamlara, sahabeye ve nihayet Hz. Peygamber’e söyletme’ şeklinde ortaya çıkmaktadır.[1] Bu görüşe göre İslam tarihinin en az iki yüz yıllık dönemi belirsiz, yapay ve güvenilmez hikayelerle doludur. Dahası, bu hikayelerin büyük bir bölümü üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış olup geriye doğru meşru tarih inşası için malzeme olarak kullanılmıştır. Bu oluşumun kendisini en fazla hadis rivayetlerinde gösterdiği, mezheplerin ortaya çıkmasıyla birlikte tefsir, fıkıh, kelam gibi alanlara yayıldığı iddia edilmektedir. Şimdi bu iddiaların sırasıyla dört nesilde nasıl geliştiğine biraz daha yakından bakalım.</p> <p class="rtejustify">İlk olarak hadislerin sosyal ihtiyaçlara ve siyasi mülahazalara göre uydurulduğunu iddia eden Ignaz Goldziher’e baktığımızda onun bu konuda Batı’daki akademik çalışmaları yönlendiren en önemli akademisyenlerden biri olduğu görülmektedir. Goldziher’e göre kitaplarda hadis olarak yer alan rivayetler Hz. Peygamber’den veya onun zamanından itibaren nesilden nesile intikal eden gerçek sözler değildir; bunlar, İslam’ın evrimsel sürecini yaşadığı ilk üç asırlık dönemdeki siyasi, sosyal, ekonomik, vb. pek çok gelişimin ve yaşanan tartışmaların belgeleridir. Kur’an metninin oluşumu da Goldziher’e göre aynı süreçten geçmiştir.[2]</p> <p class="rtejustify">Goldziher’den sonra onun tezini bir ileri merhaleye taşıyan kişi Joseph Schacht olmuştur. Schacht ile Batı’da fıkhî hadislerin otantikliği sorgulanmaya başlanmış ve yine onun ileri sürdüğü teze göre bu hadisleri hicri ikinci yüzyılın başlarından daha geriye götürmek mümkün olamamaktadır. Burada Schacht hadislerin fıkıh münazaralarında kullanılmaya başlanmasını, onların ortaya çıkış (uydurulma) tarihi olarak kabul etmekte[3] ve esas gerekçenin de Emevi idarecilerin keyfi uygulamalarına meşruiyet kazandırma kaygısı olduğunu savunmaktadır.[4] Yaşayan sünnet (living tradition) kavramıyla açıkladığı bu süreçte Schacht, Kur’an’dan ve hadislerden bağımsız[5] cereyan eden bir yerel uygulama[6] olduğunu ve hem bu uygulamanın meşruiyet sorununu çözmek hem de muarızlara karşı üstünlük sağlamak amacıyla hadislerin (counter tradition)[7] uydurulmaya başlandığını iddia etmektedir.[8] Hicri ikinci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Şafii’nin Risalesi ise o zamana kadar yerleşmiş uygulamayı geriye dönük olarak sistematik hale getirmekte[9] ve hadisin otorite değerini yükselterek yeni hadislerin uydurulmasının önünü açmaktadır.[10]</p> <p class="rtejustify">Joseph Schacht’ın Ignaz Goldziher’den devralarak geliştirdiği bu tezin, kendisinden sonra revizyonistler için referans noktası olduğu ve hadislerin de ötesine geçerek bütün İslam kaynaklarına yaygınlaştırıldığı görülmektedir. Nitekim revizyonist akımın kurucusu olarak kabul edilen John Wansbrough, Schacht’ın tezini daha da ileri taşıyarak İslam kaynaklarının tarihlendirilmesi konusunda hicri üçüncü asrın başından daha geriye gidilemeyeceğini ileri sürmektedir. Daha önce Ignaz Goldziher ve Joseph Schacht tarafından geliştirilen hadisler hakkındaki şüpheci yaklaşımı Wansborough, başta Kur’an olmak üzere bütün İslam kaynaklarına genelleştirmektedir. Wansbrough ilk dönem İslam toplumlarını sosyal bir yapı olarak görmemekte, bu konudaki çalışmaları da bir sürecin araştırılması olarak değerlendirmektedir.[11] Esasen bölgede Yahudi-Hıristiyan kültürünün ve inancının hâkim olduğu bu dönemde ortaya çıkan İslam toplumu, dini-sosyal çevrenin bir tür bileşkesidir. Dahası, miladi 7. Yüzyılda Arabistan’da değil, 8.-9. Yüzyıllar arasında Mezopotamya’da pek çok sosyal gelişimden biri olarak ortaya çıkmıştır.[12] Bu gelişimin izlerini sosyo-kültürel geleneklerden literatüre kadar geniş bir alanda sürmek mümkündür.[13] Wansbrough, Müslümanların bu dönemdeki çabalarını, bağımsız kimlik kazanma adına bir tür kurtuluş tarihi (salvation history) olarak değerlendirmektedir.[14]</p> <p class="rtejustify">Wansbrough’a göre hicri ilk iki asra ait eserlerin nispet edildiği müelliflere ait olmaları mümkün değildir.[15] Aslında hicri üçüncü yüzyılda ortaya çıkan bu eserler, halk arasında otoritelerini kabul ettirebilmek ve görüşlerin kolaylıkla yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla önceki nesillerde isimleri bilinen alimlere nispet edilmişlerdir.[16] Bu süreç geriye doğru asr-ı saadete ve Hz. Peygamber’e kadar işletilmiştir. Buna göre Kur’an da dahil olmak üzere İslam tarihinin ilk kaynaklarının tamamı hicri üçüncü yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkmaya başlamakta ve hiçbirinin nispet edildiği müelliflerle ilişkisi kurulamamaktadır.[17] Norman Calder bu kaynakların organik olarak geliştiğini, üçüncü asırdan başlayarak sonraki dönemlerde daha da mükemmelleştiğini iddia etmektedir. Hatta bu konuda İslam hukukunun hicri ikinci yüzyılda üretilen hadislerle başladığını iddia eden Schacht’ı eleştirmektedir.[18]</p> <p class="rtejustify">Norman Calder, İmam Şafii’nin Risalesi, İbn-i Kuteybe’nin Muhtelefu’l-Hadis’i ve Tahavi’nin Beyanı Müşkili’l-Asar’ı arasında yaptığı içerik değerlendirmesi neticesinde, Şafii’nin Risalesi’nin diğer ikisinden sonra yazıldığı, h. 321’de vefat eden Tahavi’nin eserinin ise kendisinden sonra olgunlaştırıldığı sonucuna varmaktadır.[19]</p> <p class="rtejustify">Wansbrough’ın bir diğer öğrencisi Andrew Rippin ise hocasının tezini daha da derinlemesine ilerleten önemli çalışmalara imza atmıştır. Araştırmalarını Kur’an üzerine yoğunlaştıran Rippin, bazı ayetlerde geçen kavramlarla alakalı yaptığı etimolojik ve literal incelemeler sonucu Kur’an’ın üçüncü yüzyılda yazıldığı kanaatine varmaktadır. Taha ve Naziat surelerinde geçen ‘Tuwa’ kelimesini incelediği makalesinde etimolojik olarak bu kelimenin doğru versiyonunun Ahd-i Atik’te aranması gerektiği ve bunun İncil’deki hikayelerin ‘hicazileştirilmesine’ örnek olduğu, bu kelimeyle alakalı mevcut kıraat farklılıklarının Kur’an’ın evrimleşme sürecine işaret ettiği ve nihayet hicri üçüncü yüzyılda yazıya geçince de sorunların çözülemediği sonucuna ulaşmaktadır.[20] Aynı şekilde Enbiya suresi 95. Ayette geçen ‘haram’ kelimesinin linguistik ve etimolojik incelemesi neticesinde bu kelimenin aslında İbraniceden gelmiş olabileceğini ileri sürmekte ve böylelikle Kur’an’ın yazımında Yahudi dini metinlerinden yararlanıldığını ima etmektedir.[21]</p> <p class="rtejustify">Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız değerlendirmeler, Batı’da son yüz yıl boyunca gerçekleştirilen akademik çalışmaların Goldziher’den A. Rippin’e ve diğer revizyonistlere kadar belli bir silsile içerisinde İslami kaynakların derinlemesine incelenmesi sonucu olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, birbirini destekleyen ve tamamlayan bu çalışmaların amacını Norman Calder şu ifadelerle dile getirmektedir:</p> <p class="rtejustify">“İlk dönem İslam çalışmalarında bilim, hermönotik bağı koparmakla ve tarihi teolojik yapıdan ayırmakla ilgilendiler ki, bu sürpriz değildir. Ignaz Goldziher’in (1889-90), Joseph Schacht’ın (1950) ve John Wansbrough’ın (1970) dikkat çeken çalışmalarında önce hadis ve sonra da Kur’an Peygamber’in yaşadığı dönemden ayrıldı. Bu akademisyenlerin eserlerinde, Kur’an ve hadisler sadece belli bir yaşam süresinde İslam’ın motivasyonuyla değil, 200 yıllık (veya daha uzun) sürede toplum tarihinin bir son ürünü olarak ortaya çıktılar. Bu durum en azından toplumsal formasyon döneminin bir parçası olan sürecin bir sonucudur. Aslında bilim, tarihteki vahyi, teolojik yapı içerisinde anlaşıldığı duruma oldukça zıt bir konuma yerleştirdi ve toplumu (Peygamberle birlikte ya da ondan hariç) yaratıcı bir unsur olarak öne çıkardı.”[22]</p> <p class="rtejustify">Burada Revizyonist Oryantalistlerin materyalist-pozitivist, evrimci ve Judeo-Christian kültürel ortak değerlere sahip olduklarına işaret etmekle yetinelim.[23] Bunun yanında bütün bu çalışmalar göstermektedir ki, Revizyonist Oryantalistler, fıkıh, tefsir, hadis gibi İslami ilimlerin başlangıcını hicri üçüncü asra çekerek hem bu ilimleri Hz. Peygamber döneminden uzaklaştırmaktalar, hem de sonraki dönemlerden başlayarak geriye doğru yapılandırıldığını iddia etmek suretiyle ilk üç asrı belirsiz, güvenilmez ve hatta hayali-mitolojik bir dönem haline getirmektedirler. Yaşar Çolak’ın yerinde bir tespitiyle bu çabaların İslam toplumunu tarihsizleştirme faaliyeti olduğu rahatlıkla söylenebilir.[24] Çünkü burada gerçekleştirilmeye çalışılan faaliyet, bir taraftan Müslümanlar tarafından geliştirilen ilimleri ve onların metodolojilerini (örneğin hadis için cerh-tadil usulünü) itibarsızlaştırarak yok saymak, diğer taraftan standartları Kutsal Kitap araştırmaları temelinde belirlenen ve isimlendirilen, Batılı referanslara dayalı bir teknikle Müslüman kimliğini ortadan kaldırmaktır. Nitekim Batıda yetişmiş önemli bir düşünür olan Salman Sayyid’in tespitleri de bu doğrultudadır:</p> <p class="rtejustify">“İsim vermek, aslında bir tür var olma eylemidir. İsim verme eylemi, bir anlamda tarih yapma çalışmasıdır: Yalnızca ismi olanlar kendi tarihlerini yazabilirler; yalnızca ismi olanlar kendilerine bir kader tayin edebilirler. Buna göre, Batı diye ismi olan dünya ile isimsiz Batı-dışı arasındaki ayrım, kendi tarihi olanlarla olmayanlar arasındaki ayrım anlamına gelmektedir. İslam ismi Müslümanları tarih sahnesine çıkardı ve isim çağrışım yapmadığında Müslümanlar “tarihsiz topluluk” haline geldiler, neticede topluluk olmaktan da çıktılar. Halklar, bir geçmişleri olmadığı için değil, paradoksal şekilde, kendilerini geleceğe anlatamadıkları için tarihsiz kalmaktadırlar. Tarihsiz halklar ya isimsizdirler (ve böylelikle gerçek halk değildirler) ya da başkaları tarafından isimlendirilmişlerdir.”[25]</p> <p class="rtejustify">Bu çerçevede ülkemizde cereyan eden tartışmalarda taraflardan bir kısmının yukarıda özetlemeye çalıştığımız Batı’daki gelişmelerin ve akademik çalışmaların dışında kalarak biraz da İslam’ın kaynaklarını muhafaza ve müdafaa saikiyle hareket ettikleri, buna karşılık diğer tarafın da belki Batı’ya aşinalıklarından kaynaklanan literalist yaklaşımla akademik kaygıları önceleyen tarzda yola çıkarken bir noktada revizyonist oryantalistlerle buluştukları görülmektedir.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <hr /> <p class="rtejustify">[1] Joseph Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence (Origins), Oxford, 1979, s. 45, 53, 104, 118, 130.</p> <p class="rtejustify">[2] Tahsin Görgün, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Ignaz Goldziher md., c. 14, s. 108-109.</p> <p class="rtejustify">[3] Joseph Schacht, Origins, s. 48, 50, 152, 155.</p> <p class="rtejustify">[4] Joseph Schacht, Origins, s. 190-191, 212.</p> <p class="rtejustify">[5] Joseph Schacht, Origins, s. v.</p> <p class="rtejustify">[6] Burada belirtmek gerekir ki, Ignaz Goldziher’den başlayarak Joseph Schacht, John Wansbrough ve diğer revizyonistler tarafından kullanılan ‘yerel uygulama’dan maksat, esasında bölgede yerleşik olduğunu düşündükleri ve kaynağı Tevrat ve İncil olan Yahudi-Hıristiyan sosyo-kültürel yaşam tarzıdır.</p> <p class="rtejustify">[7] Joseph Schacht, Origins, s. 51, 54, 68.</p> <p class="rtejustify">[8] Joseph Schacht, Origins, s. 168.</p> <p class="rtejustify">[9] Joseph Schacht, Origins, s. 157.</p> <p class="rtejustify">[10] Joseph Schacht, Origins, s. 177-178.</p> <p class="rtejustify">[11] John Wansbrough, The Sectarian Milieu, Oxford University Press, 1978, s. 128.</p> <p class="rtejustify">[12] John Wansbrough, Quranic Studies: Sources and Methods of Scriptural Interpretation, New York, 2004, s. 21, 49, vd.</p> <p class="rtejustify">[13] Norman Calder, Studies in Early Muslim Jurisprudence (Studies), Oxford, 1993, ss. 196-197.</p> <p class="rtejustify">[14] Wansbrough, Quranic Studies, s. xxii.</p> <p class="rtejustify">[15] Wansbrough, Quranic Studies, s. 160, 203.</p> <p class="rtejustify">[16] Andrew Rippin, Quranic Studies: Sources and Methods of Scriptural Interpretation (John Wansbrough), (Forward, translations and expanded notes by Andrew Rippin), New York, 2004, p. xvii.</p> <p class="rtejustify">[17] Norman Calder, Studies, s. 18, 51, 83, 146, 150</p> <p class="rtejustify">[18] Norman Calder, Studies, s. 84.</p> <p class="rtejustify">[19] Norman Calder, Studies, s. 226-230.</p> <p class="rtejustify">[20] Andrew Rippin, The search for Ṭuwā: exegetical method, past and present” in Basile Lourié, Carlos A. Segovia, Alessandro Bausi (eds) The Coming of the Comforter: When, Where and to Whom? Studies on the Rise of Islam in memory of John Wansbrough. Piscataway NJ: Gorgias Press, 2012, 403-26, s. 402, 406, 407.</p> <p class="rtejustify">[21] Andrew Rippin, Qurʾān 21:95: ‘A ban is upon any town’, Journal of Semitic Studies, XXIV(1979), 43-53, s. 53.</p> <p class="rtejustify">[22] Norman Calder, Studies, s. vii.</p> <p class="rtejustify">[23] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Bilal Gökkır, Oryantalist Literatürde Kur’an’ın Kaynağı Tartışmalarının Kaynağı Disiplinlerarası Bir Yaklaşım, Bilimname V, 2004/2, ss. 61-74.</p> <p class="rtejustify">[24] Yaşar Çolak, Batı’da İslam Tarihinin Erken Dönemine İlişkin Farklı Metodolojik Yaklaşımlar: John Wansbrough, Michael Cook – Patricia Crone ve Lawrence I. Conrad Örneği, Basılmamış Doktora Tezi, Samsun, 2007, s. 9.</p> <p class="rtejustify">[25] Salman Sayyid, Recalling the Caliphate, Hurst &amp; Company, London, 2014, s. 2.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/huseyin-koc" lang="" about="/yazarlar/huseyin-koc" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hüseyin Koç</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 11/09/2019 - 10:16</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=693&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="5AVs_Z7kKQ2qADMoHeR4A50PfDqgltT-SmG3Bv4oOx0"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 09 Nov 2019 07:16:38 +0000 Hüseyin Koç 693 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/retrospektif-dusunceler-ya-da-revizyonist-oryantalistler#comments Kur'an'ın Anlamıyla Buluşma https://www.fikircografyasi.com/makale/kuranin-anlamiyla-bulusma <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Kur&#039;an&#039;ın Anlamıyla Buluşma</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Halkımızın ezici bir çoğunluğunun benimsediği din olan İslam’ın birinci sıradaki kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'i raflardan ya da duvarlardan hayatımıza indirmektir Kur’an’ın anlamıyla buluşma... Okumak da yetmez tek başına… Künhüne vakıf olmaya çalışılmalı… Övgüye layık olan Kur'an'ı ‘öğrenmek-öğretmek’ daha çok bu anlamda olsa gerek… Kerim kitabımız Kur'an'ın birinci sıradaki öğreticisi de Efendimizdir. Onun sünnetidir, şerefli sözleridir, takriridir (tasvip ettiği ya da yasaklamadığı sahabe davranışları) elbette... Dini Efendimiz gibi anlayanlara da ‘ehl-i sünnet’ denir.</p> <p>Sünni kavramı bugün kendisine yüklenen siyasi anlamından tamamen farklıdır. Bu anlamda sünnilik (!), yeniliklere kapalı ve dolayısıyla medeniyet düşmanı, içerisinde biraz da ‘şovenizm’ barındıran, tek tip ve tekfirci, dini sadece şekli ve siyasi olarak yorumlayan, muhataplarını anlamaya değil, kendi doğrularını kabul ettirmeye odaklanmış, her dönem ve coğrafyada geçerli olan Allah’ın dinini güncel ihtiyaçlar karşısında karşılıksız bırakan-uygulanamaz hale getiren, Şia ve Batı tarafından öyle propaganda yapılsa da Sünnilikle hiçbir ilişkisi olmayan, İslam'ın medeniyet perspektifini ve mesajını kavrayamamış, bugün DAEŞ denen meş'um yapıda tecessüm et(tiril)miş ekstrem bir akımdır.</p> <p>Bugün toplumumuzda olan Kur’an’ı (anlamına vakıf olmadan) sadece o da şeklen ‘okumak…’ Bu elbette önemsiz değil… Zira Kur’an’ın bir adı da yine kendi ifadesiyle (15/9). ‘zikir’dir. Zikir Allah’ı hatırlama, zikretmek ise Allah’ı hatırlamak adına O’nu (cc) çeşitli vasıflarıyla anmaktır. Kur’an ‘okumak’ da bu anlamda zikirdir. Bizzat Kur’an kalplerin ancak Allah’ı zikirle mutmain olacağını (13/28) bildiriyor. ‘Bilmiyorsanız zikir ehline sorun’ (16/43) denilerek ehli zikrin Allah katındaki muteberliği, müfessirlere göre namaz kastedilerek ve ‘<strong>wele-zikrullahi ekber’</strong> (29/45) denilerek de Allah’ı anmanın kendi nezdindeki yeri bildirilmektedir.</p> <p>Bunlar elbette Kur’an’ı anlama, bu anlamda meal okuma çalışmalarına engel değildir. Hatta ayetlerin hikmetine vukufiyet imanı sağlamlaştırır. Ama aralarında meal ya da tefsirin de yer aldığı Kur’an’ı anlamaya dönük hiç bir kaynak Kur'an'ın yerine ikame edilemez. Zira Kur'an'ın sadece orijinali Allah kelamıdır. Güncel Arapçaya da çevrilemez. Kur’an’ı daha iyi anlayabilmek için Arapça bilmek de gerek şarttır, ama yeter şart değildir. Arapça bilmek yeter şart olsaydı ana dili Arapça olan başta Ebu Cehil olmak üzere bütün Arapların Allah’ın mesajını anlaması gerekirdi. Ayrıca da Arapça bilen sahabe Efendilerimizin bir ayeti anlamayıp hayatında tatbik etmedikçe diğerine geçmediklerine dair rivayetler vardır.</p> <p>Arapçayı da herhangi bir kavmin dili değil, Allah’ın son din İslam için seçtiği dildir. Eğer Arapçayı bir kavmin dili olarak ele alırsanız ümmet değil, ulus olursunuz. Böylece de ‘Araplara,’ Arapçaya, dolayısıyla da bir anlamda Allah’ın dinine düşmanlık-kin beslersiniz… Bu anlamda ona bir kavmin diliymiş gibi bakmak bir yandan kompleks bir yandan da ırkçılık, ayrımcılık ve fitnedir. Arap olmak ya da Türk olmak, hatta Efendimizin soyundan gelmek bile insana bir ayrıcalık getirmez-vermez. Zira; önemli olan onun soyundan, ırkından olmak değil, onun yolundan gitmektir. Öte yandan Arapça da aslında bahsettiğimiz anlamda hepimizin ana dilidir. Efendimizin eşleri hepimizin annesi ve Kur’an kitapların anası değil mi…</p> <p>Kur’an’ın künhüne vakıf olmak, mesajını kavramak, terminolojik hâkimiyet yanında; ilim, daha ötesinde irfanı, hatta hikmeti gerektirir... ' İlim, irfan, hikmet, feraset ya da ilmi ledün gibi beş duyuyu aşan şeyler belki de kendisine talip olan insanlar arasında anlamlıdır ve Kur’an’ın mucizevi yanına işaret ediyordur. Zira Kur’an çağlara hitabeden bir din… Bu yüzden kim bilir hangi ayetin hikmeti ne zaman ortaya çıkacak… Örneğin Rahman Suresinin 19-20. ayetlerinde iki deniz arasındaki tatlı ve tuzlu sudan, bunların arasında bir engel-perdeden bahsedilir. Bunun bilimsel keşfi 20. yüzyılda Kaptan Kusto (Jacques Cousteau) tarafından yapılmıştır. 20. yüzyılda sıcak ve soğuk suyun birbirine karışmadığını bilimsel olarak keşfedene kadar müslümanlar 1300 sene buna sadece inandılar. Kur'an'daki bu hakikat somutlaşınca da imanları güç kazandı.</p> <p>Şüphesiz irfan kuru bir bilgi değildir. Günümüz insanının aşamadığı çok önemli bir husustur bu… Her şeyi beş duyu ile izah etmeye çalışır. Oysa din birçok yönüyle metafiziktir. 'Marifetullah’ diye bir şey vardır mesela; irfan kökünden... Allah’ı bilme-tanıma ilmi olarak... Allah’ı bütün hücreleri ile hissetme, şuurunda olma durumu… Tabiatı itibariyle metafizik olan dinin sadece fizik kurallarıyla izahı 'ortalama bir müslüman' için bile yeterli gelmezken, ledünni ilmin taliplerine en azından saygı göstermek gerekir.</p> <p>İlmin kibir, irfanın da vakarla ilgili olduğunu, ilmin varlık, irfanı yokluk merkezli olduğunu da not edelim. Büyükler boş yere mi demişler la-mevcude illallah diye... Bu bir sırra vakıf olmanın dışa vurumu… Bu anlamda geçmişte tekkeler irfan mektebi işlevi üslenmişti. D. Cündioğlu güzel tanımlamış ilim ve irfan arasındaki farkı: İlim, bir annenin çocuğuna süt emzirdiğini; irfan ise çocuğun emdiği şey'in (hakikatte) süt değil şefkat olduğunu söylemektir.</p> <p>İrfanın bir ileri aşaması hikmet, insanın iç dünyasını aydınlatan bilginin adıdır. Allah’ı tanımak, idrak etmek, gözüyle değil kalbiyle-beyniyle görmektir. Hikmet sahibi olan Allah’tır ve Peygamberlerine, peygamberleri vasıtasıyla kullarına hikmeti öğretmiştir (2/151). Hikmet”, Allahu Teâlâ’nın Resulüne indirdiği Kur’an’ın hükümlerini, derin ve ince mânâlarını anlama-idrak etme durumudur. Müslümanların hikmetini anlayamadıkları ayetlere teslim olmaktan başka çaresi yoktur. Hikmetini anlamaları da imanlarını kuvvetlendirir. Örneğin elif-lâm-mim gibi huruf-u mukaddaaya anlam veremiyoruz diye inkâr etmemiz gerekmez.</p> <p>İlim bir kapıdır, sürekli kapıda beklemeye talip olmak muteber olmasa gerek. Terfi etmekte, en azından talip olmakta fayda vardır. Örneğin Kur’an’da anlatılan Hızır AS-Musa AS hikâyesi her şeyin akla-mantığa uygun olması gerekmediğini gösteriyor. Hz. Musa gördüğü ve hissedebildiği ile amel ettiğinden yanıldı. Zira görünüşte her şey akla aykırı, ama Allah nezdinde Hızır AS’nin yaptıkları makbul… Musa AS bir peygamber olduğu halde ona rehberlik eden Hızır AS idi… İşte bütün bunlar Kur’an’ı anlayabilmek için ilim dışında başka donanımlara da sahip olmamızı gerektiğine işaret ediyor.</p> <p>Kimi kavramlar da ilk defa Kur’an’la müslümanların gündemine gelmiştir. Özellikle Mekki surelerde sıklıkla sen (….)’nun ne olduğunu bilir misin gibi soru ve açıklamalar vardır. Kavramlara hâkimiyet Kur’an’ı anlama noktasında belirgin bir derinlik verir. Mesela ‘birr’ de iyilik, ‘ihsan’ da… Ama elbette anlam derinliği farklı… ‘Kıst’ ve ‘adl’ de öyle… Ya da ‘dışında-ötesinde’ anlamına gelen “ğayrihi- min-dunihi... Eğer Kur’ani kavramlara hakimiyetiniz yoksa nasıl ayıracaksınız bunların arasındaki farkları… Ya da Cibril hadisinde olduğu gibi ihsanın ‘Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmek’ olduğunu, bu anlamda Allah’ın adaletin yanı sıra ihsanı da emrettiğini (innellahe ye’muru-emreder), her cuma okunduğu halde hiç anlayamazsınız.</p> <p>Kur’an’ın zahir manası vardır, batın manası vardır. O asra hitabeden tarafı vardır bu asra hitabeden tarafı vardır. Hatta gelecek asra hitabeden tarafı vardır, sebebi nüzulü vardır… Mekkidir, Medenidir, ahkam ayetidir, amel ayetidir, itikad ayetidir, muamelat ayetidir... Muhkemdir-müteşabihtir. Ne zaman inzal olduğu bile önemlidir. Ayetlere anlam verilebilir elbette... Ancak Kur’an’daki her kelime birebir Türkçeye çevrilemeyeceği için hiçbir meal Kur’an’ın manasını veremez. Hatta İmam Maturidi ‘Kur'an'ı tefsir etmek, onun nüzulüne şahit olanların hakkıdır’ bile demiştir.</p> <p>Bu anlamda Kur’an’ın orijinalinin yerine hiç bir şey ikame edilemez… Bu yüzden örneğin namazlarda sadece orijinali okunabilir. Zira meal olarak isimlendirilen diğer dillere çeviri bir anlamda Kur’an’ın en kısa tefsiridir ve tefsir de müfessirin Kur’an’da anladığı şeydir. Bu anlamda tefsir bağlayıcı da değildir. Zira mutlak bağlayıcı olan Kur’an’ın kendisidir.</p> <p>Kur'an elbette herkese hitap eder ve okuyan herkes, manasından hiçbir şey bilmese de, onun nurundan faydalanır. Mealini de olsa okuyan herkes ondan kendince bir şeyler anlar. Ancak Allah Kur’an eline alan herkesin "hüküm" çıkaracağı bir kitap değildir. Bir ayetten de hüküm çıkmaz zaten… Hatta ayetten çıkmaz tek başına… Zira yukarıda belirttiğimiz üzere Efendimizin bundan ne anladığını bilmek gerekir. Bu da sünneti gerekli kılar. Hüküm çıkarmanın bir usulü de vardır. Bu usul uygulanmadan çıkarılan hüküm eksiktir. Zira ‘usul olmadan vusul olmaz.’</p> <p>Kur'an'ın doğru anlayabilmek için birçok tefsir yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır. Zira muhkem, yani hüküm ifade eden ve anlamı kolaylıkla anlaşılan ayetler yanında müteşabih, yani farklı anlamlar yüklenebilecek ayetler de vardır. Kur’an (3/7)’de müteşabih ayetleri ‘kalplerinde eğrilik olanların (kendi arzularına göre) yorum yapmak isteyerek fitne çıkarma’ derdinde olduğu mesajını verir. Yine aynı ayet bu ayetlerin yorumunu ancak Allah’ın bildiği, rüsuh sahibi olarak tanımlanan ve müfessirlerce ‘ilimde derinleşmiş olanlar’ olarak tercüme edilen kimselerin de: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ (Bunu) da akl-ı selîm sahiplerinden başkası düşünemez" demek suretiyle Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeyi ortaya koymuştur. Yani ortada kör teslimiyet filan yoktur. (devam edecek)</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/kamil-gungor" lang="" about="/yazarlar/kamil-gungor" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Kamil Güngör</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 09/20/2019 - 22:14</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-166" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1575491457"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Süleyman Çelik </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/166#comment-166" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Ellerine sağlık Kâmil Hocam.</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Ellerine sağlık Kâmil Hocam.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=166&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="hLwdIC8B9ENHv_9e9yNFnIEwl62gjxoCeo4aBF93VCY"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 12/04/2019 - 23:30</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/166#comment-166" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=664&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="thnELKsVKExD-EKRGJQbnRC5sXNxzFMLAvke6Cqcaoc"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 20 Sep 2019 19:14:55 +0000 Kamil Güngör 664 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/kuranin-anlamiyla-bulusma#comments Dine Mensubiyet İle Dinin Sahibi Olma Farkını Gözetmeme Hastalığı https://www.fikircografyasi.com/makale/dine-mensubiyet-ile-dinin-sahibi-olma-farkini-gozetmeme-hastaligi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Dine Mensubiyet İle Dinin Sahibi Olma Farkını Gözetmeme Hastalığı</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Son günlerde yine İlahiyat fakülteleri hakkında bir tartışmadır gidiyor. ‘Yine’ diyorum, çünkü bu ülkede kimileri bir dergide, gazetede, konferansta veya çeşitli iletişim organlarında ya şikâyet etmek, ya hizaya getirmek ya da insanların gözünden düşürmek maksadıyla periyodik olarak İlahiyat fakültelerini gündeme getirmeyi adet haline getirmiştir. Yazdıkları ya da söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildir. ‘Tartışma’ dediysem, zannedilmesin ki ilahiyat fakültelerinin eğitiminde tespit ettikleri eksik veya yanlış yönleri tartışıyorlar, onları tamamlamaya, alternatif çözümler sunmaya çalışıyorlar; zannedilmesin ki bu fakültelerde üretilen bilgiyi, fikri tartışıyorlar veya onlara karşı yeni fikirler üretiyorlar; yine zannedilmesin ki bu kimseler bırakın ilahiyatı memleketin, İslam’ın hayrına bir iş yapıyorlar! Üstelik de bunu yapanlar İlahiyat fakültelerinden ve öğrencilerinden nemalanan, çevresini bu öğrencilerle dolduranlardır. Nedir alıp veremedikleri? Başka duvarlara toslamak yerine niye illa İlahiyat?</p> <p>Bu tür tartışma ve çatışmaların arka planında din meselesi vardır. Hasılı kronik hastalık halini almaya doğru giden bir yaklaşımdan bahsediyoruz. Mevzuyu enine boyuna tartışmak yerine onu da içine alan tutum ve hareketlere hakim olan zihniyetlerin ana kodlarına dair tespit ettiğim bazı sorunları yazmak istiyorum. Burada bahsedeceğim sorunlar şüphesiz bizim çağımıza özel değildir, her devirde benzerlerini görmek mümkündür. Fakat biz kendi zamanımızda bizi rahatsız eden dertleri görmek, onları konuşmak ve çareler aramakla memuruz.</p> <p>Hâlihazırda Müslüman bünyede ilk dikkat çeken sorun, din adına konuşurken dışlamacı yaklaşımın benimsenmesidir. Kimileri bilerek, kimileri az bilerek din/İslam hakkında konuşuyor, bir takım hükümler veriyor. Muhataplar da dinlediklerine itibar ediyorlar. Kısaca buna ‘din adına konuşmak’, ‘dini konularda hüküm vermek’ diyoruz. Kanaatimce her bir konusu hassas olan dinin hakkında konuşurken iyi ölçüp biçmek, çok düşünüp az konuşmak gerekir. Tutum ve davranışları sebebiyle Müslümanlar hakkında yargıda bulunmak da aynı şekilde nezaket ve nezaheti gerektirir. Hele hele kamuoyu önünde aceleden ve kesin hüküm vermekten kaçınılmalıdır. Aksi takdirde verilen bir hüküm ile açılan ‘yaralar’ kolay kolay kapanmıyor. Müslüman birisine ‘kafir oldun’, ‘münafıksın’, ‘müfsitsin’ gibi vasıflar yapıştırmak, onu müslüman topluluktan dışarı atmak demektir. Bugünkü tabirle, buna dışlamacılık deniyor. Biz büyük bir dışlamacılıkla, bir dışlayıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bu tür hükümlerle kişi Müslümanlığın çerçevesinin dışına çıkarılmış oluyor. Bahse konu dışlamacılık din içinde yani Müslümanlar arasında yaşanan bir sorundur. Dışlayıcılığın bir de kültürler arası ve dinler arası yansıması, yani başka dinlerdekilerin dışlanması söz konusudur. Hemen her dinde, kültürde, siyasi oluşumda, az ya da çok bir dışlayıcılık vardır, fakat görebildiğimiz kadarıyla çağımızda bu alandaki tutum ve davranışlar pek fazla yükselmiştir. Başka dinlerdekilerin dışlanması meselesinin Müslümanlar cenahına yansıyan vahim tarafı ise bu yanlış tutumun sadece İslam’a/müslümanlara mal edilmeye çalışılmasıdır. Evrensel çaptaki bu yanlışın önünün kesilebilmesi için suçu başkalarına atmadan, ortak bir tavır alınmasını sağlamak gerekir. Fakat konu derin ve bizim şu anki ilgimizin dışında olduğundan buraya fazla girmiyorum.</p> <p>Üzülerek belirtmek isterim ki, birçok müslüman, gayr-i müslimlere gösterdiği nezaket ve hassasiyeti kendi dindaşlarına göstermekte çok cimri davranıyor. Kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan, kendisi gibi hareket etmeyen Müslümanlara haşin ve yobazca tutum sergileyebiliyor. Mesela, bazı kimseler, namaz kılmayan, oruç tutmayan, dinin hükümlerine aykırı hareket eden ve günah işleyenlerin, dinin bazı konuları hakkında farklı telakkileri olanların dinden çıktıklarını iddia ederler. Günah işlemek ya da günahkar olmak ile dinden çıkmak arasındaki ortadan kaldıran bir yaklaşım. Tarihte bu tür zihniyetler çok çıktı, ilk dönemlerdeki ‘Haricî zihniyet’ bunlardan birisidir.</p> <p>Dinin sunumu ile ilgili bir takım tutum ve davranışlar, yukarıdaki sorunun devamı mahiyetindedir. Dinin duyurucusu ve ilk uygulayıcısı olarak Peygamber’in (sav), İslam’ı insanlara ulaştırmada kullandığı tebliğ, davet, irşat ve vaaz dili, bu vazifeyi yaparken vahyin ona çizdiği istikamet ve strateji, son derece hassas, nazik, ince ve insanidir. İster gayr-i Müslimlere ister müslümanlara yönelik olsun, din hakkında konuşurken aynı hassasiyeti gözetmek zorundayız. Din tebliğinde, dini irşatta, vaaz, nasihat ve sohbet dilinde benim teklifim <em>içeri alma</em> ilkesinin benimsenmesidir. Aslında bir tutum olarak ‘içeri almak’, dinin sunumunda, din eğitiminde, hatta insan hayatının her alanında uygulanabilir bir ilkedir, uygulanmalıdır da. Bu ilkenin, bu ilkeyle hareket eden zihniyetin Müslümanlar için son derece mühim ve bir o kadar da faydalı olacağı kanaatindeyim. <em>İçeri almak</em>, Müslümanı dinin sınırları içerisinde tutmak, gayr-i müslimleri de İslam’ın sınırlarına dahil etmeye çalışmak demektir. Esasında Yüce Allah’ın hükmü de budur. Ben bu çalışmanın amacını ‘daha çok İslam daha çok müslüman’ şeklinde özetliyorum. ‘Daha çok müslüman’ kavramı sayısal çoğunluktan ziyade nitelik bakımından çok olmayı anlatır. Bu hükmü tersinden düşünecek olursak, kişiyi ya da kişileri, dinin dışına çıkarmak, çıkaracak tutum benimsemek büyük bir felakettir. Büyük imam Ebu Hanife’nin genel bir ilkesinden bahsedilir: “Bu kapıdan girene, bu kapıdan çıkmadıkça, sen Müslüman değilsin denilemez.” Yani <em>Lâ ilâhe illâllâh</em> kapısından giren, bunu reddetmedikçe, dinden çıkacak herhangi bir gerçek eylemde bulunmadığı müddetçe o kişi İslam’ın dışına atılamaz. Bugünkü Müslümanların problemlerinden birisi, işte bu kapıyı, yani dinden çıkarma kapısını kolayca açmalarıdır. Daha çok İslam, dinin olması gereken hal ve şekliyle yaşanmasıdır; ama aynı zamanda sayısal bakımdan daha çok Müslüman’ın da olması lazım. Bugün din siyasetimizi de bunun üzerine konumlandırmamız lazımdır. Eğer gelecekte bir varlık göstermek, iyi bir halde devam etmek istiyorsak, İslam’ın daha çok görünür, daha çok yaşanır olması, Müslümanların sayısının çoğalması hedeflenmelidir.</p> <p>İslami bilimlerde umûm-husûs (nasların genel hitapları ve özel hitapları) diye bir tabir kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de muamelatla ilgili hükümlerin çoğunlukla, genel prensipler olarak beyan edildiğini, özele az inildiğini görürüz. Bir kişiye veya olaya özel hitap eden bir ayetten hüküm çıkarılırken veya bir mesaj elde edilmeye çalışılırken ‘hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir (hitabın özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değildir)’ kuralı işletilir. Özetle şu demektir: Bir kişinin yaşadığı olay üzerine inmiş olan bir ayetten bütün müslümanları bağlayan bir kural çıkarılabilir. Ben bu kuralı, naslardan hüküm çıkarmanın dışında sosyal durumumuzla ilgili yani Müslümanların hem ümmet yapılanması hem de mezhep yapılanması için kullanmak istiyorum. Burada umûm dediğim şey İslam’dır. İslam çatısı altında, esas itibarıyla bütün mezhebî, grup, tarikat vs. yapılanmalarının hangisi olursa olsun, tamamı bu çatı altında değerlendirilir. Bizim yapacağımız şey umûmi yapının korunmasıdır. Ne yazık ki, büyük çoğunluğumuz umûm yapıyı esas almıyoruz; husûsi yapıyı, yani bulunmuş olduğumuz mezhep, cemaat, tarikat, parti, hangi yapıysa onu önceliyoruz. Sanki her şart ve ortamda esas o, umum o imiş gibi davranıyoruz. İşte büyük bir sorun. Şüphesiz, ‘mezheplerin hiçbir değeri yoktur, mezhep bizim için önemli değildir’ demek istemiyorum. Bilakis mezheplerin ve diğer yapılanmaların umûm olan dinin altında yer aldığını, bunların tamamının İslam çatısı altındaki büyük müslüman kitleyi (ümmet) oluşturduğunu belirtmek istiyorum.</p> <p>Dar çerçeveli bakmanın bir yansıması da kimi kesimlerin kendini ya da içinde bulunduğu yapılanmayı mutlak doğru ve mutlak kurtulanlar kabul etme sorunudur. Bazı guruplar ve cemaatler, kendilerini mutlak manada dinin temsilcisi kabul ediyor, hatta tek kurtuluş yolu olarak kendilerini takdim ediyor, öbürlerinin kendilerine uyması gerektiğini düşünüyorlar. Bu problemimizin altından kalkmamız biraz zor olacaktır. Bunu nasıl başaracağımıza çok kafa yormamız gerekecek. Böylesi tavır sergileyenlerin ve bu zihniyete sahip olanların Müslüman olduklarında şüphe yoktur, onların Müslümanlık hassasiyetlerini de anlıyoruz. Fakat sorun, kendi yaşadığı ‘dindarlık’ biçimini asıl din, diğerlerini ise hatalı zannetmesidir. Esasında bu tutum, İslam dininin mensubu olmak ile İslam dininin sahibi olmak arasındaki kalın çizgiye dikkat etmeme hastalığının bir neticesidir. İslam’a göre dinin sahibi Allah’tır. Kur’an’da <em>dînullâh</em> (Âl-i İmrân 3/89, Nur 24/2, Nasr 110/2) ifadesiyle din sadece Allah ismine isnad edilmiştir. Allah’a inanan müminlerin her biri İslam’ın mensubudur. Bu kertede bir guruba üye kimselerin, bulundukları yapıyı mutlak görmeleri bir noktaya kadar mazur görülebilir, zira ancak o kadarını biliyorlar. Lakin bu işin önderliğini yapan, önde giden, hele hele imam veya reis konumundaki kimselerin şunu kesinlikle deklare etmese lazım: “Biz büyük çatının altında bir alt gurubuz, hepimiz biriz ve her birimiz dinin aslına ve asaletine riayet etmeliyiz.”</p> <p>Eskiden de Müslüman ulema, mezheplerin önündeki imamlar ve önderler, kendi bulundukları grupları veya mezhepleri ön planda tutuyorlardı. Ancak onlar hiçbir zaman kendilerinin mutlak değer, mutlak merci olduğunu söylemediler. Sonrakilerin onlardan farkı işte bu noktadadır. Geçmişten kopmanın getirmiş olduğu sorunlardan birisi işte budur. Büyük imamlar Ebu Hanife, Şafi, Malik’ten bu tarafa doğru gelin, hiç birisinin kendisinin mutlak bir ilim mercii olduğunu, mutlak anlamda İslam’ı temsil ettiğini söylediğini ben hatırlamıyorum. Şimdiki nevzuhur durumda kendisine mutlak merci pozisyonu çizenlerin bu cesareti hayret vericidir, yanlıştır.</p> <p>Dinî problemlerimizin bir başkası, tâli meselelerin asli meseleler gibi görülmesidir. Talî-aslî meseleler ayrımını yapıyorum, çünkü böyle bir anlayış İslam düşüncesinde baştan beri benimsenmiştir. Dinin üzerine kurulduğu vazgeçilmez iki inanç, tevhid ve meâd (ahiret)tir. Bunlarla ilgili, iç tartışmalar yapılabilir ama bunların inkârı, bunlar hakkındaki bir şüphe dinin yıkılması anlamına gelir. Başlangıçtan beri Müslümanlar bunu böyle kabul etmiştir. Nübüvvet, kitaplar, melekler ve kader, esas itibarıyla bu iki esasa racidir. İbadetlerde de asli meseleler vardır; beş vakit namaz, oruç, zekât, hac bunlar asli farzlardır. Bu sayılanların dışındakiler tâli ya da ferî meselelerdir. Örneğin, beş vakit namaz asli, kuşluk namazı ferî bir meseledir. ‘Kuşluk namazı kılmazsanız günah işlemiş olursunuz’ gibi bir şey söylenemez.</p> <p>Şöyle bir göz gezdirdim, son zamanlarda acaba din ile ilgili en çok neyi tartışıyoruz diye. İşte bir kaçı: Kabir azabı, miraç, şefaat, mehdi-mesih, insanın yaratılışı nasıl gerçekleşti vs. Bunlar dinin asli meseleleri değildir, ama bizim ‘kavgamız’ şu sıralar bunlar üzerinden yürüyor. Birisi çıkıyor, ‘kabir azabını sen kabul etmiyor musun?’ diye soruyor. Cevap ‘evet’ ise tamamdır; ‘hayır’ ya da farklı bir düşünce ileri sürmek ise artık sonu gelmez tartışma başlar, ‘hayır’ cevabı sizi dinden, imandan çıktığınız hükmüne kadar götürebilir. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz. Bizim dinî tartışma adabımız da kayboldu, kaynaklara ve hükümlere dayalı tartışma usulümüz de. ‘Bunların temel kaynaklarda yeri var mıdır, varsa nasıldır, nereye kadar gitmiştir?’ ve daha birçok soruyu adam akıllı tartışamıyoruz bile.</p> <p>Temel naslara dayanmayan şefaat, kabir azabı, miraç gibi konularda hakkında farklı telakkisi olan hiçbir kimse dinden çıkmakla itham edilmemelidir. Ama “akîmu’s-salâte” ayet-i kerimesi namaz hakkında açık bir nastır. İşte bu hakikati kimse inkâr edemez, namazın sübutunu kimse reddedemez. Sonuç olarak tâli meseleler üzerinde konuşabilirsiniz; kabul edersiniz, kabul etmezsiniz, bunlarla ne din kurulur ne de din yıkılır. Bunlar önemlidir, ancak bunlar dinin asli unsuru yerine geçmez, bunlar üzerinden din ikame edilmez. Kısaca bunları kabul ya da reddetmekle din kurulmaz ya da yıkılmaz. Öyle zannediyorum ki bunlara dair farklı kanaat ve inançlar bir yere kadar ayrı olsa da nihayetinde bir yerde buluşabiliriz, kesinlikle ortak nokta bulunamaz hususlar değildir. Yeter ki, talî-aslî dengesini iyi kavrayalım.</p> <p>İşaret etmek istediğimiz bir diğer sorun, dinî kaynaklar hakkındaki indirgemeci yaklaşımdır. Bu yaklaşım, son iki yüzyıldır büyük bir problem olarak karşımızdadır. Bundan maksadımız, dini Kur’an’a indirme; Peygambere/sünnete indirme; geleneğe, örfe, hurafeye indirme; imamlara, hocaya, şeyhe indirmedir. ‘Kaynaklara indirgeme’, İslam’ı sadece Kur'an’la kurmak ve sadece onunla yetinmek isteyenler ya da onu sadece hadislerle kurmak ve sadece onlarla yaşamak isteyenlerin yaptığı şeydir. Bu yaklaşım, tek ayak üzerine yürümeye benzer. Böyle bir yaşam, hilkat garibesi ortaya çıkarır. Dini yaşamayı geleneğe, örfe, hurafeye indirgeme daha vahim sonuçlar doğurur; yani ayetleri hadisleri de bırakın, İslam’ın dışında bir din ikame etmeye çalışmak tamamen farklı bir olgunun peşine koşmaktır. Günümüzde farklı bir indirgeme şekli de dini yaşantıda indirgemeciliktir. İslam’ı sadece inanca, sadece amele veya sadece ahlaka ve iyi hale indirgiyorlar. İşte bunlar hep dine tek taraflı yaklaşımdır.</p> <p>Güncel tartışmalar hakkında hassas bir ayrıma işaret etmeden geçemeyeceğim. O da dinî yaşantı ile dinî düşüncenin birbirinden ayrılmasıdır. Mesela, son zamanlarda akademik kesimler arasında Adem’in (as) yaratılması, neslinin çoğalması meselesi çokça konuşuluyor. Sorular çok: Adem evrilerek mi yaratıldı, insan evrilerek mi yaratılmış, Kur'an’da evrim var mı, varsa nasıl oluyor, Adem’nin çocukları nasıl bir biriyle evlenebilir? Bu meseleler anlamsız değil, tartışılıp konuşulabilir, fakat bunlar hakkında söylenenlerin ilmi çalışma neticesinde ulaşılan kanaatler olduğu ve itikadi bir değer taşımadığının bilinmesi lazımdır. Aksi taktirde fatura Kur’an’a veya İslam’a çıkarılıyor. Hemen belirtelim ki, bu konularda söylenenler dinî düşüncenin bir parçası, bir tarih düşüncesi. Kur'an’da bu konulara dair çok fazla bilgi yok. Adem’in zürriyetinin nasıl çoğaldığına dair söylenenler, bir yorum, bir teori, bir düşüncedir. Bunları kanıtlayacak ne Kur'an’da ne hadiste açık bir bilgi var. Bazı kitaplarımızda, ‘farklı batında doğan kız ile erkek evlendi’ğine dair bilgiler bulunmaktadır. Lakin tam olarak nelerin olup bittiğini bilmiyoruz. Dolayısıyla, ‘Adem’in çocukları birbiriyle evlenerek çoğaldı’ deyince, ‘haram işlemişler böyle şey olur mu’ diye itirazlar yükseliyor. Adem ve çocukları ile ilgili ayetlerde ifade edilen şeyin aslı şudur: Allah diyor ki, ben yarattım, siz de yaratıldınız. Bu kadar. Meseleyi bu şekilde kavramak, bir Müslümanın dindarlığı açısından en kestirme ve en faydalı yoldur. Yaratılmanın nasıl gerçekleştiği, insanlık tarihinin sıfır noktasındaki tarihsel bir hadisedir, hakkında konuşulanlar ise büyük oranda teoriden ibarettir. Bugün şeriattaki kurallar üzerinden Adem’in çocuklarının evlenme meselesine bakılırsa içinden çıkılamayacaktır. Hasılı, dinî yaşantıyı, itikat ve ibadeti, ilim işlerinden ve yorumdan ayırmak gereklidir.</p> <p>Son olarak dinin tabiatına dair şu kısa açıklamayı yapacağım: İslam dini sade ve net bir yapıya sahiptir. İslam sadedir, inananlarından çok fazla bir şey istememektedir; dolayısıyla o her çağda ve her mekanda hem anlaşılır hem de uygulanabilir. Kişinin neye inanacağı ve neleri yapması, neleri yapmaması gerektiği çok nettir. Yapılacaklar yerine getirildiği zaman, kişi dindar olur. Son zamanlarda dindarlığın bütün alanlara yayılmaya, her tutum ve davranışın dindarlıktan sayılmaya çalışıldığını görüyoruz. Abartılar ve aşırılıklar yerine, İslam’ın insanlardan ne istediğini ve neyi yaşaması gerektiğini öğretmek, bildirmektir.</p> <p>Buraya kadar özetle anlattığımız her bir sorunun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, konuşulması gerekir. Biz sadece dinin sunumu ve dini tutumlarla ilgili güncel sorunlara bir giriş yapmış olduk.</p> <hr /> <p><strong>Yıldızlar Kayarken</strong>&nbsp;</p> <p><em>Türkiye’de Kur’an çalışmalarına ve tefsir ilmine emek vermiş hocalar ve alimlerden ikisi geçtiğimiz günlere dâr-ı bekâya irtihal etti. Dr. Emin Işık (1936-1.8.2019), kitap ve makaleden çok Kur’an kıraatine sayısız öğrenciler yetiştirerek hizmet etmiş bir emektardı. Hafız Emin hoca, konuştuğu Türkçe’yle İstanbul edebinin, Kur’an kıaatiyle İstanbul tilavetinin timsaliydi. Celal Yıldırım (1932-2.8.2019) ise çağımızın tefsir külliyatına İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri’ni yazarak katılmıştır. Temel amacı ise çağının özellikle genç kuşaklarına güncel dil Kur’an’ı anlatmaktır. O sessiz ama derinden giden bir çalışmanın üstadıdır. Diğer eserleri bir yana tefsiri, son iki yüzyıllık tefsir anlayışının neredeyse bütün niteliklerini ve unsurlarını barındıran 14 ciltlik bir kitaptır. Her iki hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum.</em></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ismail-caliskan" lang="" about="/yazarlar/ismail-caliskan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">İsmail Çalışkan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 08/09/2019 - 22:15</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=647&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="xYx6aOSYokx90ggu8zr6Stzdf_3bdj5689e3ZjovgUg"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 09 Aug 2019 19:15:44 +0000 İsmail Çalışkan 647 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/dine-mensubiyet-ile-dinin-sahibi-olma-farkini-gozetmeme-hastaligi#comments Liyakat ve Ehliyetin Önemi https://www.fikircografyasi.com/makale/liyakat-ve-ehliyetin-onemi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Liyakat ve Ehliyetin Önemi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>İnsanın toplumsal hayatta kendini güvende hissetmesi, birlikte aynı evren ve çevreyi paylaştığı insanların nasıl davranacaklarını önceden kestirip ona göre davranması, toplumda görev ve sorumluluk dağılımının liyakat ve ehliyet esasında yapılmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu durumda liyakat ve ehliyetin, toplum ve dolayısıyla tek tek bireyler için hayati derecede önemli olduğu söylenebilir. Görev alma ve vermede liyakat ve ehliyet prensibi ise emanet anlayışı ve ilkesiyle doğrudan ilgilidir. Emanet, liyakat ve ehliyet de adalet, sadakat ve meşruiyet boyutlarıyla anlam kazanır.</p> <p><strong>Emanet</strong></p> <p>Liyakat ve ehliyetin anlaşılması emanetin anlaşılmasına bağlıdır. Liyakat ve ehliyetin geçerli olduğu bir toplumsal düzende emanet anlayışı ve bilinci yüksek düzeydedir. Emanet, insanın üstlendiği görevi, Allah’a, mahlûkata ve insanlara bir borç olarak ve de onlara karşı sorumluluk bilinciyle ifa etmek demektir (Bkz. Ahzab 33/72). En son İslam Peygamberi Hz. Muhammed‘in (sav) bir hadis-i şerifinde belirttiği üzere “<em>görev bir emanettir, hakkının verilmemesi, kıyamet günü perişanlık ve pişmanlık demektir. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz eda ederse, o günün perişanlığından kurtulur</em>.”&nbsp;(Müslim, İmaret 17; Ebu Davud, Vesaya 4).</p> <p>Bir görevi üstlenen kişi, emanetin geçici olduğunu, kendisine borç olarak verildiğini bilmez veya düşünmezse, liyakat sahibi bir insan değil demektir. Gerçek anlamda ehliyet sahibi de olmaz; çünkü emanet bilincinden yoksun olan kişi, işi, mesleği ya da makamına dair sahip olduğu donanımını da emanet olduğu bilinciyle hareket etmeyeceğinden dolayı yanlış veya eksik olarak devreye sokacaktır.</p> <p>Emanet bilincine sahip kişi, emin kişi olup kendisine tevdi edilen görevi dürüst, güvenilir bir insan olarak sadakat ve adaletle yerine getirir. Bir işi yapmanın, bir sorumluluğun gereğini yerine getirmenin, bir makamı taşıyabilmenin olmazsa olmazlarından biri emin olma, diğeri sadakat, bir diğeri ise adalettir. Oturduğu makamı, emanet olarak gören bir insan ancak, emanete ihanet etmez, sadakatle makamda oturur ve görevini adaletle yürütür.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Liyakat</strong></p> <p>Liyakat, bir kişinin insan olarak bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenmeye layık, yaraşır veya uygun olma durumunu, insanî ve ahlâkî anlamda yeterlilik niteliğini ifade eder. Liyakat ile kişinin insanî, ahlâkî ve erdemsel nitelikler itibariyle yaptığı veya atandığı işi yapabilecek, tayin edildiği makamı bir emanet bilinciyle doldurabilecek donanımda olmasına işaret edilir.</p> <p>Liyakat sahibi kimse, kendisine tevdi edilen görev ve makamı, sadakatle ve emin olarak korurken, liyakatli olmayan kişi ehliyet sahibi olsa dahi makama, emanete ihanet edebilir (Enfal 8/27). Toplum için, insanlık için yapılacak görevlere ihanet etmeyecek kişiler, emanet bilinci olan, sadakat sahibi olan, emin ve sadık kimselerdir. Makam ve görevler böyle kişilere verilir. Kendisine verilen emanetleri, onları koruma sözü verip koruyacak, gözetecek, onların gereğini yerine getirecek olanlar, yalnızca liyakat sahiplerdir (Meâric 70/32; Mü’minûn 23/8). Liyakat sahibi insanlar; inanç sahibi, ahitlerine bağlı, iffetini koruyan, maddi ve manevi imkânlarını insanlarla paylaşan, boş iş ve boş sözlerden yüz çeviren, hakkın safını tutan kişilerdir (Mü’minûn 23/1-11 vd.). Bu anlamda liyakat sahibi kişi, üstlendiği emanete sahip çıkar, onu korur, onun gereğini yerine getirir, ona ihanet etmez.</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Ehliyet</strong></p> <p>Ehliyet, bir kişinin bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenebilecek meslekî niteliklere sahip olma durumunu, bilgi ve becerisiyle o görev ve sorumluluğa özgü uygunluk ve yeterlilik durumunu ifade eder. Ehliyet ile insanın yaptığı veya atandığı işi veya mesleği yapabilecek, &nbsp;uhdesine tevdi edilen görev veya makamın emanet bilinciyle gereğini yapabilecek ustalık, uzmanlık, bilgi ve meslekî yeterlilik donanımında olmasına işaret edilir. İslam’da emanet olarak görülen iş, görev ve makamlara, toplumun, toplumda ilgili ve yetkili insanların, yöneticilerin, ehline, ehliyet sahiplerine verilmesi farzdır. Emanetleri ehline vermek adaletin bir gereği olduğu gibi makamında adaletle oturmak, makamının gereği olarak yönetimini ve işlerini adaletle yürütmek de ehliyet sahiplerinin yapabileceği bir şeydir. Nitekim “<em>Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.</em>” (Nisa 4/58) ayeti, emaneti, emanetle ehliyet ve adalet arasındaki sıkı ilişkiyi açıkça ifade etmektedir.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Emanet, Sadakat, Adalet, Liyakat ve Ehliyet</strong></p> <p>Daha önce ifade edildiği gibi emanet, doğrudan doğruya liyakat ve ehliyet ile bağlantılıdır. Emanet bilincinin olmadığı bir yerde liyakat ve ehliyetten bahsetmek mümkün değildir. Üstlendiği görevi Allah’ın ve insanların emaneti olarak görmeyen bir kişinin liyakatinden ve ehliyetinden bahsedilemez.</p> <p>Liyakat ve ehliyet, toplumda üstlenilen görev ve sorumlulukla, görev ve sorumluluk da emanetle doğrudan bağlantılıdır. İnsanlar, öncelikle birbirlerine emanettirler. Üstlenilen görev ve sorumluluk, emanetin üstlenilmesi demektir. Bu çerçevede liyakat, emaneti üstlenebilme, taşıyabilme bilincine ve diğer insanî niteliklere sahip olmaya işaret etmektedir. Ehliyet ise emaneti taşıma konusunda emanetin kendisiyle ilgili donanıma sahip olmaya göndermede bulunmaktadır.</p> <p>Emanet bilinciyle göreve gelme veya atanma varsa, orada sadakat var demektir. Emanet ile sadakatin olduğu yerde güvene, doğruluğa, vefaya dayalı bir ilişki var demektir. Emanet ile, emanet bilinciyle, emanet olarak verilen ve alınan görev ve makam, sadakatle, bağlılıkla, dürüstlük, güven ve vefa ile yürütülür.</p> <p>Bir makama veya göreve atanmada liyakat ve ehliyet sahibi olma, adaletin, toplumsal ve siyasal adaletin bir gereğidir. Adalet, liyakat ve ehliyet sahiplerine görev veya makam verilmesini gerekli kılar. Toplumsal ilişkilerde, siyasette, yöneten-yönetilen münasebetlerinde liyakat ve ehliyet ilkesi yürürlükteyse, o toplumsal evrende adalet yürürlükte demektir. Adalet, liyakat, hakkaniyet ve ehliyet esaslı görev vermelerle toplumsal eşitsizlikleri de dengeleyen bir sistemdir. O halde liyakat ve ehliyete dayalı makam verme, toplumsal adaletle doğrudan ilgilidir. Adalet ile toplumda hangi insanın ne gibi liyakat özelliklerine sahip olduğu, neleri hak ettiği ve sahip olduğu ehliyet durumuna göre hangi mevki, görev ve makamı hak ettiği gibi hususların belirlenmesinde temel bir ölçüttür.</p> <p>Bir görev veya makama, emanet bilincine sahip emin, yani liyakatli bir kişi, ehliyet sahibi olması durumunda atandığında, o görevi emanet olarak görecek ve dolayısıyla sadakat ve adaletle yürütecek; elinin altındakilere sadık, dürüst ve adil davranacak, zulmetmeyecektir. Aynı şekilde toplum, liyakat ve ehliyet ilkelerine göre görev verilen kişinin adalet dağıtacağına bakarak hareket eder.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Meşrûiyetin Temeli Olarak Liyakat ve Ehliyet</strong></p> <p>Biraz daha farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse; liyakat insanın üstlenilecek görevi hak etmesi, ona layık olmasıyla ilgili bir özelliği ifade ederken, ehliyet kişinin verilen veya üstlenilen görevle uyumunu, denkliğini, o görevi yapabilecek donanıma ve yeterliliğe sahip olma özelliğini ifade etmektedir. Bu bağlamda liyakat, daha çok kişinin görevle bağlantılı olarak kendi kişisel özellikleriyle ilgili iken, ehliyet daha çok kişinin görevle ilgili yetkinliğiyle ilgili olmaktadır.</p> <p>Bütün bu boyut ve içerikleriyle liyakat ve ehliyet, bir göreve gelmeyi, bir sorumluluğu üstlenmeyi meşrûlaştıran, haklı kılan, emanete riayet edildiğini ortaya koyan iki varoluşsal niteliktir. Bir görev veya makama gelme veya getirmede liyakat ve ehliyet, o görev veya makama gelen kişinin toplum katında meşruiyetinin temelini teşkil eder. Layık ve ehil olma niteliğinden yoksun bir kişi, toplum tarafından meşrû, makul, geçerli, açıklanabilir olarak görülmez. Bu durumda o kişinin aldığı kararlar ile yaptığı işler de meşru edilmez, tersine gayri meşru görülür. Gayri meşru görülen kişinin yaptığı işe muhatap olan kişiler, kendilerini güven içinde, adaletin şemsiyesi altında görmezler.</p> <p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p><strong>Emaneti Liyakat ve Ehliyet Sahibine Vermenin Önemi</strong></p> <p>Her liyakatli, ehliyetli değil; her ehliyetli de liyakatli değildir. Bir insan, liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olup olmadığına bakılır. Liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olduğu da tespit edilirse, emanet ona teklif edilir. Ehliyet sahibi, ama liyakat sahibi olmayan kişiye asla emanet teslim ve tevdi edilemez. Ehliyet sahibi olmayan, ama liyakat sahibi olan kişiye ise, emaneti üstlenecek liyakat sahibi başka hiç kimse yoksa ancak emanet teslim ve tevdi edilir. Yani zorunluluk varsa böyle yapılır. Onun dışında liyakat sahibi, dürüst bir insan, emin bir kişi, ehil olmadığı bir makama getirilmez.</p> <p>Ehliyet sahibi insanda aranan liyakat özellikleri ise belli ölçütlerle belirlenir. Liyakat, dar, belli bir ideolojik veya siyasal grubun belirlediği sınırlarla tanımlanamaz. Liyakati belirleyen ölçütler, geneldir ve o ölçütlerde de ahlâkî vasıflar çok önemlidir. Kişilik sahibi, sağlam karakterli, güzel ahlâklı, emin, sadık bir insan, hangi görüş ve düşünceden, hangi inançtan olursa olsun liyakat sahibi demektir.&nbsp;</p> <p>Emanetin liyakat ve ehliyet sahibine verilmesi durumunda, toplum hayatında; ailede, ekonomide, siyasette, dinde, eğitimde, hukukta vd. sadakat, eminlik, şeffaflık ve adalet geçerli olur. Bunların geçerli olduğu bir toplumsal sistemde insaf, güven, adalet duygusu, moral ve motivasyon güçlü olur; daha da önemlisi bunlara bağlı olarak her boyutta sağlıklı üretim olur.</p> <p>Emanetin, iş ve görevin liyakat ve ehliyet sahibi kimseye verilmemesi durumunda o işe emanet gözüyle bakılmaz; o işin gereği layıkıyla ve hakkıyla yerine getirilmez. Bu durumda toplumda emanet bilinci zayıflar, insaf ve adalet duygusu azalır; güven ve sadakata dayalı ilişki zedelenir; meşrûiyet ilişkisinde kayıplar meydana gelir. Daha ileri boyutlarda emanete ihanet edilir hale gelir; bu da toplumsal çöküşü hızlandırır. “<em>İş, ehli olmayan kişilere verildiğinde, kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.</em>”&nbsp; (Buhârî, İlim, 2.) hadis-i şerifi bunu çok güzel izah etmektedir. Bu hadisin de açıkça ortaya koyduğu üzere emanetlerin liyakatli ve ehliyetli kişilere verilmemesi durumunda toplumsal düzen bozulur, toplumsal hayat alt üst olur; toplumda güvensizlik, sadakatsizlik, vefasızlık, adaletsizlik ve zulüm yaygınlaşır; güçlü olan haklı, güçsüz olan haksız sayılır. Bu da insan için, fert ve toplum için bir yıkım, bir kıyamet demektir.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ejder-okumus" lang="" about="/yazarlar/ejder-okumus" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ejder Okumuş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 06/24/2019 - 17:56</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-98" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1562747449"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Ahmet Dut</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/98#comment-98" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Toplum ve Hayatımızdaki</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Toplum ve Hayatımızdaki sapmaları,kesin ve keskin bir dil ile kaleme alan, çok değerli eskimeyen dostum,Kardeşim Prof.Dr.Ejder Okumuş&#039;u yürekten tebrik ediyorum.Bilgilerimiz tazelendi.Tekrar tekrar okudum ve Hisseme pay çıkarmaya çalıştım. Rabbim cümlemizi haktan,hukuktan ve adaletten ayırmasın Okuduğum bu yazının, toplumsal huzurun tesisinde mihenk taşı niteliğinde fikirler olduğu gerçeğini idrak etmiş bulunmaktayım.Sağ olun var olun hocam.Yüreğinize sağlık.kaleminiz daim olsun. En güzele emanet olun.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=98&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="QKXQ9JWL3hlLZJO4sGzYUOPccVoQF4bUI3EDhDcURJg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 07/10/2019 - 11:30</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/98#comment-98" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=614&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="wjyFH6o1ZzHYtaixPc84-GMNQcp5lvaeyGfKF6vGw1g"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 24 Jun 2019 14:56:42 +0000 Ejder Okumuş 614 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/liyakat-ve-ehliyetin-onemi#comments Namaz Kılmanın Dayanılmaz Hafifliği https://www.fikircografyasi.com/makale/namaz-kilmanin-dayanilmaz-hafifligi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Namaz Kılmanın Dayanılmaz Hafifliği</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Çek yazar Milan Kundera’nın 1980’lerin başlarında yayınlanan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” isimli romanı o yıllarda çok beğenilmişti.</p> <p>Roman’ın Tereza, Tomas, Sabin ve Franz isimli dört karakteri vardır. Kundera, kendisinden ilham alarak Tomas ve Tereza karakterlerine daha fazla odaklanmaktadır. Tomas; birilerine bağlanma, bir yere, topluma, kültüre ait olma, intisap etme sorunu olan, yalıtılmış yalnızlığını özgürlükle ambalajlayan, insani tutku ve aidiyetlerden uzak olmayı marifet sayan bir hekimdir. Teresa ise sevecen, sevmesini – bilen, sadakat, teslimiyet ve bağlanma duygularıyla donanımlı, insani bir karakterdir. Yani Tomas ile Teresa’nın duygusal ilişkisi cyborg ile insan ilişkisi gibidir.</p> <p>Tomas, başıboş davranışlar sergileyerek, bağımsız birisiymiş gibi kendisini göstermeye çalışmaktadır. Teresa ile evlidir ve evliliğin vesile olduğu bağlılıkları bizatihi yaşıyor olmasına rağmen, sanki böyle bir mensubiyeti yokmuş gibi görünmekte ve bağlılıklarını inkar eden davranışlar ortaya koymaktadır. Bağlılık duygusu ile bağlılık esareti duygularının neden olduğu iç gerilimden dolayı sürekli tatminsiz ve mutsuzdur. Ne bağımlılık duygusunu taşıma gücünü kendinde bulabilir ne de yüklerinden kurtularak hafiflemeye cesaret edebilir. Bu şizofrenik gitgel’ler, insani vasıflarını hızla tüketmektedir.</p> <p><strong>Özgürlük ile Sorumluluk&nbsp;Hısım Mıdır&nbsp;Hasım mı?</strong></p> <p>Bugünlerde tanık olduğumuz lümpen ve snop BAZI Müslüman karakterlerin halet-i ruhiyesi, sözünü ettiğimiz Tomas karakterine birebir uymaktadır.</p> <p>Bu tarz Müslüman karakter nezdinde ibadet etmek, örneğin namaz kılmak; dünyevi her türden şeytani meziyeti sergilemeyi meşrulaştırma niyetiyle, İslami teslimiyete ram olmuş gibi görünme aracıdır. Kendisini bu şekilde hafifleten sözü edilen lümpen ve snop müslüman karakterler, İslami akaid ve ilmihalin üzerinden bir hamlede zıplayıp uçabileceklerine inanmakta ve cenneti de bu yolla garanti altına alabileceklerini ummaktadırlar.</p> <p><strong>İslama Teslimiyet Mi? Hayatın İcapları Mı? </strong></p> <p>George Washington Üniversitesi zikredilerek, İslamilik endeksi adı altında bir liste yayınlandı ve listenin ilk 40 sırasına giren Müslüman ülke olmadığı iddia edildi. Araştırmanın Şeherazade Rahman ve Hüseyin Askari isimli İran asıllı akademisyenler tarafından gerçekleştirildiği ifade ediliyordu. İddiaya göre, ayet ve hadislere dayanılarak kriterler oluşturulmuştu ve bu kriterlerin ekonomi, hukuk, yönetişim, insan hakları ve siyasi haklar, uluslararası ilişkiler dallarına özgü olduğu beyan ediliyordu. Modern yaşam biçimine göre kriterlerin belirlendiği anlaşılıyordu ve araştırmaya, ahlaki değerlere veya inanç ile ibadet eğilimlerine ilişkin kriterler konu edilmemişti.</p> <p>Bir ara dijital medyanın çeşitli mecralarında belirli kişiler tarafından paylaşımlar yapılmıştı. Paylaşımlarda, Budist ve ateist Japonların bütün Müslüman bireylerden daha dürüst ve insancıl olduğu iddia ediliyordu. Müslüman ve dindar kişilerin ahlaki değerlerden yoksun olduğuna dair bunlara benzer pek çok iddianın ortaya atıldığı bilinmektedir.</p> <p>Bütün bu ve benzeri şayiaların Müslümanları ve İslam ülkelerini tezyif amaçlı propaganda faaliyetleri olduğu doğrudur ama bu gerekçeye sığınmak yanlıştır. Çünkü bugünkü Müslümanların pek çoğu, Müslüman olmayan pek çok kişi ve topluma kıyasla, daha riyakardır. Yakınlarda yayınlanan bir değer araştırmasına göre, dini inanç bağlılığında ciddi bir düşüş tespit edilmiş. Dini inanç bağlılığı 2017 yılına göre 2019’da yüzde 10 civarında azalmış. Ancak namaz kılmak, oruç tutmak gibi dini ibadetlerin ifa edilmesinde belirgin düzeyde düşüş gözlemlenmemiş. Gerçekten de namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlere gösterilen ihtimamın, insani duyarlılıklar söz konusu olduğunda göz ardı edildiğini gündelik yaşam pratiklerinde sıkça tanık olmak mümkündür. İbadet ve duanın dünyevi ihtirasları tatmin etme aracı haline geldiğine dair sayısız örnek sıralanabilir.</p> <p><strong>İnsanların Dini İnanca Neden İhtiyacı Vardır</strong></p> <p>Müslüman kimlikten söz edildiğinde akla ilk gelen ahlaki değerlerdir. İslamiyetin, ahlaki değerlerin inşasına yönelik inzal edildiğine dair tartışma götürmez bir mutabakat vardır. Bireylerin zihnine ahlaki değerlerin nakşedilmesinin en emin enstrümanları ise dini ibadetlerdir. Dolayısıyla dini ibadetlerin bireysel bağlamdaki en belirgin göstergeleri ahlaki değerler olmalıdır. Yani İslamilik endeksine ilişkin bir veri derlenecek ise, belirlenecek kriterlerin modern yaşam standartlarına özgü değil, bireyin benimsediği ve sergilediği ahlaki değerlere göre tespit edilmiş olması gerekir. Ahlaki değerler eksen alınarak belirlenecek kriterlere göre bir ölçümleme yapıldığı takdirde, Müslüman kişilerin İslami yaşam tarzına ne denli yakın yaşadıklarına dair sonuçlar ortaya koymak mümkün olacaktır. Dolayısıyla, buna uygun kriterler ve ölçüm araçlarıyla gerçekleştirilecek bir ölçümlemenin geçerliliğinden ve güvenilirliğinden söz edebiliriz. Bunun dışındakilere rahatlıkla “spekülatif” damgasını yapıştırabiliriz.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p>Bununla birlikte, profesyonel bir gözle bakıldığında, dini ibadetlerin; psikolojik, sosyolojik ve biyolojik boyutları bulunmaktadır. Organizmanın kendini yenilemesinde oruç tutmanın bulunmaz bir fırsat olduğunu biliyoruz. Toplumsallaşma ve toplumsal birlik, bütünlük, harmoni ve düzen açısından dini inançların harç işlevi gördüğüne dair sayısız eser vardır. İbadet asıl, psikolojik açıdan çok fazla kazanım bahşetmektedir. Bu kazanımlar üç kategoride toplanabilir:</p> <ol> <li>Fırlatılmışlık, terk edilmişlik, yalnız bırakılmışlık duygularına neden olan yoksunluklardan manevi bir güce sığınarak kurtulma ve bu sayede arınma duygusu temin ederek, bireyin kendisini manevi ve ahlaki değerlerle teçhiz etmesi.</li> <li>Dini eskatolojilerin (eschatology=kainatın sonu, yaratılış, ölüm, cennet, cehennem, ahiret gibi öte dünya tasavvurlarının dini terminoloji ile izahı) var ettiği manevi evren dolayımıyla, soyut düşünme yetisinin geliştirilmesi, (atmosfer gibi) elle tutulup gözle görülmeyenin var olabileceğine dair akıl yürütmelerle (ya da uzaklaşan bir nesnenin küçülmesinin, nesnenin boyutlarının küçülmesi ile değil, mesafe ile ilgili olduğunun akledilmesi), tahayyül edilebilirliğin deneyimlenmesi ve bu yolla insani yaratıcılığın teşvik edilmesi.</li> <li>Kıssadan hisselerle düzen fikrinin işlenmesi, otoritenin kabul ya da ret edilmesi yoluyla başkalarıyla ilişkilerin tanımlanması ve organize edilmesi.</li> </ol> <p>Bu kategorilerin her birine ilişkin sayfalarca yazı üretilebilir. Nitekim bu konular şu veya bu yönüyle pek çok esere konu olmuştur. Dahası, bilhassa mitoloji ve sosyal antropoloji ile ilgili eserlerde görülebileceği gibi, dini inancın psikolojik boyutunu inceleyen pek çok değerli eser bulunmaktadır. Guenon’un eserleri bunların başında gelmektedir. Guenon, pagan dönemlerden itibaren haç sembolünün her vakit, maddi görüntüsünden ziyade manevi içeriği ile kutsiyet arz ettiğini analiz etmektedir. Ona göre, Hristiyanlığa kutsal muhtevasıyla tevarüs eden haç sembolünün manevi içeriği modern dönemlerde haç sembolünden ayıklanmıştır. İçi boşaltılarak, maddi bir nesneye dönüştürülen haç sembolü, günümüzde, dini bir sembol sayılmakla birlikte, esasında, dünyevi bir alışveriş nesnesinden öte bir anlam taşımaz hale getirilmiştir.</p> <p>Bugünün bazı Müslümanları açısından da İslami ibadetler, tam olarak, bu anlamda anlaşılmaktadır. Kim ki dünyevi para, makam, mevki, şan, şöhret, prestij, statü elde etmek istiyorsa, bu ihtirasını, dini ibadetler yoluyla elde etmeye çalışmaktadır.</p> <p>Sonuç olarak çok açıktır ki, Allah nezdinde dini ibadetler, dünyevi hiçbir anlam taşımaz. Dini ibadetlerin, ibadet eden kişi açısından manevi bir anlamı ve sonucu olabilir. Dolayısıyla bir Müslüman ibadet edince, (haşa) rabbini büyütüp, ibadet etmeyince küçültmüyor. İbadetin Yaradana değil, yaradılmışlara faydası var. (Mutlak varlık) Allah’ın Müslümanların ibadetine ihtiyacı yok. (Muhtaç varlık) Müslümanların Allah(cc)’a ibadet etmeye ihtiyaçları var. &nbsp;</p> <p>Şunu da bilmek lazım: Daha çok ibadet edince daha fazla dünya nimetine mazhar olunmuyor. Makam, para, statü için ne kadar çok yalvarılırsa, kullara bu dünyalıklar o kadar fazla bahşedilmiyor.</p> <p>Dolayısıyla iman ettiğiniz ilahınızın nerede bulunduğunu, ibadetinizin hangi kıbleye dönük olduğunu tam anlamadan, bilmeden, kavramadan; sakal, cübbe, sarık gibi aksesuarlarla kendinizi donatıp: “la ilahe” demeyin.</p> <p>Bunun adı şirk olur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-arif" lang="" about="/yazarlar/mustafa-arif" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa Arif</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 06/20/2019 - 13:22</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=610&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="y3l4xG4vp3L45SVMJKEIkcw5rPGVtiYX8xfVwGOanEg"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 20 Jun 2019 10:22:54 +0000 Mustafa Arif 610 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/namaz-kilmanin-dayanilmaz-hafifligi#comments İslam Ekonomisinin Yeniden İnşası https://www.fikircografyasi.com/makale/islam-ekonomisinin-yeniden-insasi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">İslam Ekonomisinin Yeniden İnşası </span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Ekonomide temel iki bileşen; emek ve sermayedir. Bugün hâkim olan iktisadi anlayış sermaye merkezli iken, ekonomi teorisine önemli katkıları da olan, ancak günümüzde birkaç istisna dışında kurumsal uygulaması kalmadığı kabul edilen sosyalizm ise merkeze emeği koyar. Kapitalizm emeği bir maliyet olarak değerlendirirken, sosyalizmde sermaye ve sermayedar kesime düşmanlık derecesinde bir karşı duruş söz konusudur. Kimilerine göre varlığı dahi tartışmalı ve heteredoks iktisadın bir parçası kabul edilen islam iktisadında ise, emek ve sermaye birbirinin düşmanı değil tamamlayıcısıdır. İslam ekonomisi emeği de diğer paydaşlardan birisi kabul eder.</p> <p>Bu anlamda islam ekonomisi bir değer ekonomisidir ve ‘islamic moral economy’ olarak ahlaki temeller üzerine oturtulmuştur. İslam ekonomisi sermayenin önemini vurguladığı kadar emeğin, hatta diğer paydaşların da bir değer olarak içerisinde yer aldığı bütünü ifade eder. Örneğin islam ekonomisi; tüketici hakları, çevrenin korunması gibi içsel hassasiyetlere de sahiptir. Bugün kapitalist iktisadi anlayışta bu müesseselerin de gelişiyor olması önemli olmakla birlikte her iki yaklaşımın felsefesi arasında ciddi farklılıklar vardır. Zira islam ekonomisinin ‘bünyesinde’ olan bu müesseseler, kapitalizmde devlet zorlaması ve müeyyideye dayalı olarak oluşturulmaktadır. Bu durumda da ihlallerin tam olarak önlenmesi mümkün olamamaktadır.</p> <p>İslam ekonomisi teorisi neoklasik ekonominin tanımladığı ‘economics’ de sosyolojik bir kavram olan ‘economy’ de değildir. Zira birincisi değerler dizisini dikkate almayan ve bugünkü kapitalizmi, ikincisi ise sosyolojik etki ve tesbitleri temsil eder. Bugün için doğru tanımlama; değerler dizisini esas alan ve insan için sorumluluk yükleyen ‘islamic moral economy’dir. Öte yandan iktisatla ekonomi de aynı şey değildir. İktisat fıtrata, her şeyin aslına dönmesini ifade eder. Esasen kökeni kıst olup, adalet eşitlik anlamına gelen Kur’ani bir kavramdır. Bu kavram, her şeyi amacına döndürmeyi her şeyin hakkını vermeyi ve yerine oturtmayı tanımlar ki, bu tanımlama islam ekonomisinin paradigmatik kökü bakımından temel bir farklılığı ortaya koyar. Ekonomi kelimesi ise piyasanın işleyişindeki regülasyona refere eder. Bu fonksiyon kimi zaman sermaye merkezli piyasa güçleri tarafından, kimi zaman da bizzat devlet eliyle yürütülür. ‘İktisat’ta fıtrata fırsat verilirken, ekonomide fıtri düzeni bozan dış müdahale söz konusudur.</p> <p>Teorik olarak böyle olsa da hali hazırda islam ekonomisi kendisini var olan sistem içerisinde tanımlama gibi bir çelişki içerisindedir. Bir başka deyişle varlığı önemli olmakla birlikte, sermaye merkezlidir ve mevcut sistemi tamamlayıcı bir fonksiyona sahiptir. Bugün islam ekonomisi ile ilgili çalışmalar bu yaklaşım üzerinden ele alınmaktadır. Bu durum kısa dönemde olmasa da uzun dönemde İslam ekonomisi için bir problemdir. Bu yüzden bu alanda teorinin geliştirilmesi ve kavramlara islam ekonomisinin ruhuna uygun tanımlamalar getirilmesi gerekmektedir. Burası islam ekonomisinin kolay olmayan ve piyasada karşılığı bulunmayan kısmıdır. Ancak teorik çalışmalar piyasadaki kazanımlardan daha önemlidir. Buna islam ekonomisinin yeniden inşası diyebiliriz ki; bu faaliyet dağılan parçaların bir araya getirilip aslına irca amacına matuftur.</p> <p>Modern zamanlarda ‘islam ekonomisi’ kavramını ilk kullanan kişinin Pakistan’lı alim Mevdudi olduğu kabul edilir. Zira Hint alt kıtasında bağımsızlık kazanıldığında Pakistan bir İslam devleti olarak kurulmuştur. İslam’ın ekonomi ayağı da olduğundan bu dönemde bu ayağın ortaya çıkarılması için mevcut düzene bir alternatif aranmıştır. Ancak islam ekonomisinin ilk kurumsal örneği 1963’te kurulan Mit-Garm kabul edilir. İslam ekonomisi bakımından bir model olan Mit Garm; halkı güçlendiren, paydaş kabul eden ve dolayısıyla insanı özgürleştiren yapısıyla dikkat çekmiş ve politik olarak tehlikeli görülerek kapatılmıştır.</p> <p>1974’te İslam ekonomisinde bugün hala geçerli olan ticari banka modeli geliştirmiştir. Bu model tamamen sermaye birikimi ve sermaye hareketliliğine dönüktür. Buradan bakıldığında islam ekonomisinin teorik ve kurumsal gündem teşkil etmesinin çok eski bir geçmişi yoktur. 1970’derden sonra yapılan çalışmalar neo-klasik iktisadi düşüncenin tanımlamalarını esas almış, buradaki kavramları sorgulamadan islamize etme yolunu benimsemiştir.</p> <p>1970’lerdeki bu ilk jenerasyonun çalışmaları önemlidir, ancak bununla yetinilemez. İslam ekonomisinin kendi ilkeleri etrafında yeniden inşaya ihtiyaç vardır. Bugün bunun için daha elverişli bir ortam da vardır. Zira bugün siyasi olarak da akademik olarak da daha iyi şartlar içerisinde olduğumuzu kabul etmek gerekir. Bu yüzden temel kaynaklar ve geçmişteki uygulamaların gölgesi altında yeni perspektiflerin geliştirmesi gerekir. Bugünkü tamamlayıcı rol kısa dönemli olarak önemsiz olmasa da, uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bu çerçevenin aşılması, kendisini bağımsız olarak ifade edecek şekilde kurumsal zemininin oluşturulması ihtiyacı vardır. Bu da tamamlayıcı değil, alternatif olmayı gerektirir.</p> <p>İslam ekonomisinin alternatifliği fıtri düzene geçişle ilgili bir konudur. Bir başka deyişle bir felsefe değişikliğine, insanın, sermayenin, emeğin, refahın, çevrenin ve diğer temel kavramların kendi ilkeleri etrafında yeniden tanımlandığı, ekonominin merkezindeki aktörlere topluma karşı sorumluluk veren komple bir değişimi ifade eder. Bugün bütün bunların kapitalist iktisadın da gündeminde olması, bu anlayışın insana dayalı olduğu anlamına gelmez. Zira kapitalist ekonomi konuyu regülatif yönüyle devlete verilen roller bağlamında ele alınmaktadır ve devletin düzenleyici ve denetleyici fonksiyonuyla, zora dayalı vergiler aracılığıyla gerçekleştirmektedir.</p> <p>İslam ekonomisi günümüzde katılım bankaları aracılığı ile somutlaşmaktadır. Katılım bankaların insanı finansal olarak güçlendirdiği doğrudur. Ancak, insanın sadece faydasını, firmaların da karlarını maksimize ettiği bu model islam ekonomisinin nihai hedefi olamaz. İslam bankacılığı insanların birikimlerini daha aktif olarak kullanmak suretiyle özgürleştiği ve güçlendiği sosyal temelleri olan bir bankacılıktır. İnsanın özgürleştirilmesi makasıd-ı şeriadandır ki; makasıd-ı şeria sadece tarafların değil insanın da içerisinde yer aldığı bütün paydaşları muhatap alır. Hangi ekonomik ve finansal aktivite yapılırsa yapılsın bundan etkilenecek her şey hesaba katılır.</p> <p>İslam ekonomisi ‘islamic moral economy’ olarak ekonomik ve sosyolojik olarak toplumsal değişimi esas alması gerekirken, sermayenin kıskacına girmiştir. Bugün islam ekonomisinin temel sorunu tanımlamaların yapılmamış, dolayısıyla kapitalizmin var olan kavramlardan hareket ediyor olmasıdır. Kapitalist tanımlamalar (emek, sermaye, çevre gibi) üzerine alternatif tanımlamalar yapılmadığından kendisini kapitalist üretim teknikleri ile ifade etmektedir. Yani bir model geliştirmekten ziyade mevcut ilişkilere fıkhi cevap aranmıştır. Kavramların islamileştirilmesi, kendi ruhuna uygun hale getirilmesi (hatta değiştirilmesi) gerekmektedir. (Örneğin kredi yerine finans desteği kavramı kullanılabilir)</p> <p>Her toplumun kendisine has bir sosyal dönüşümü vardır. Bu sosyal dönüşüm içerisinden çıkmış bir ekonomi, kendi anlayışını değer yargıları içerisinde temsil eder. Oysa piyasa ekonomisi başka toplumlarda gelişmiş dünyaya servis edilmiştir. Mevcut ekonomik anlayış ekonomiyi değer yargılarından bağımsız ele alır. Oysa demokrasinin sadece politik değil ekonomik farklılıkları da temsil etmesi gerekir. Bugün itibariyle mevcut islam ekonomisi anlayışı bunu temsil etmemektedir.</p> <p>İslam hayatın bir hak değil, bir lütuf olduğundan hareket eder. Bu ilke ekonomik ilişkiler için de geçerlidir. Bir başka deyişle insan, hayatın da elindekilerin de gerçek sahibi değildir. Bu yüzden kapitalizmde olduğu gibi elindekiler üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi yoktur. Ancak mevcut sistem bunun bir hak olduğundan hareketle, emeği de çevreyi de kullanarak kar maksimizasyonu ölçüsünde insanı başarılı kabul eder. Bu anlamda bir girdi olan insan işveren açısından ‘meta’ olarak değerlendirilmekte ve insanın mütemmim cüzü olan özgürlüğünü elinden almaktadır. Özellikle devlet müdahalelerinin az olduğu klasik iktisat döneminde emekçiler köleleştirilmiş, bu yüzden diğer ekstrem uçtaki ekonomi anlayışı yani sosyalizm toplumda karşılık bulmuştur. Günümüzde devletler bu köleleşmeyi minimize etmek için yine regülasyona müracaat etmişler ve sosyal devlet bağlamında sağlanan kimi güvenceler ve işverene getirilen zorunluluklar çalışanları büsbütün köle olmaktan kurtarmışsa da özgürleştirememiştir. Ama lütuf olduğunda verilen her şey emanettir. Bu çok önemli bir felsefik yaklaşım farkıdır.</p> <p>Varolan toplumu islami sosyal formasyonda yeniden tanımlamak gerekir. Sosyal formasyon; emek-sermeye nedir, karar mekanizmaları nelerdir gibi sorulara cevap verebilmek için bunların tanımlamasının yapılmasını gerektirir. Mevcut durum islam ekonomisini bir takım helal ve haramı merkez koyarak sermaye hareketleri bağlamında tanımlamakta ve islam ekonomisini araçsallaştırmaktadır.</p> <p>Sosyal formasyon bir bütün olarak toplumsal değişimi anlatır. Bu yüzden sorun sermayenin aktarılmasının çok ötesindedir. ‘Hak’ olarak nitelendirilen ekonomi anlayışının ‘lütuf’ olarak değişimi bunların başında gelir. Bir başka deyişle bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır ve tanımlamalar refah yerine felah, hak yerine lütuf, ya da ihsan üzerine bina edilmelidir. Zira islam ekonomisi sadece çıktıyı değil, ‘moral economy’ bağlamında sonuçları da dikkate alan bir anlayışı temsil eder. Bu ikisinin fonksiyonları tamamen farklıdır. Sonuç işlemin taraflara olan etkisidir. Üretim ya da satış yapılırken bunun da dikkate alınması gerekmektedir.</p> <p>1970’li yıllarda geliştirilen ve esasen realizmin etkisi altında kalmış, günlük hayata çözüm getiren ancak sonuçlarını dikkate almayan, sermaye merkezli yaklaşımla kaydırılmış olan paradigmanın tekrar yerine oturtulması gereği vardır. Bunun adı islam ekonomisinin yeniden inşası yani aslına döndürülmesidir. Zira mevcut durum bir yanılsamadan ibarettir. Eksik bir yaklaşımdır. Sonucu dikkate almadan sadece şeklen uygunluk paradigmatik bir sapma meydana getirir. İslam ekonomisinde bugün etkin olan budur ve realizme dayalı mevcut durum sonucu dikkate almaz. Bir başka deyişle kapitalist ekonominin islami kavramlarla açıklanmasından öte gidilememiştir.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/kamil-gungor" lang="" about="/yazarlar/kamil-gungor" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Kamil Güngör</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 05/23/2019 - 08:17</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/ekonomi" hreflang="tr">EKONOMİ</a></li> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> </section> Thu, 23 May 2019 05:17:19 +0000 Kamil Güngör 588 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/islam-ekonomisinin-yeniden-insasi#comments İman ve Hayat İçin Güvenin Anlamı https://www.fikircografyasi.com/makale/iman-ve-hayat-icin-guvenin-anlami <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">İman ve Hayat İçin Güvenin Anlamı</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>İnsan sudan, kandan, etten ve kemikten biçimlendirilip sinirlerle örülüp ardından duygularla yoğrulurken, onun için çok güvenilir bir yer seçilmiştir: Ana rahmi. Böylece o, güveni, güvenmeyi ve güvende olmayı hayatının başında öğrenmiştir. Bu dünyaya geldiğinde güvenin sadece bir duygu değil aynı zamanda bir ihtiyaç olduğunu öğrenecek, hayat boyu bu duygu ve ihtiyacı iliklerine kadar hissedecektir. Kısa zamanda bazı şeylerin güvenilmez olduğunu kavrayacaktır. Sığınacağı, korunacağı, varlığını devam ettireceği bu ihtiyacı, ömrünün ilerleyen çağlarında farklılık gösterse de hiçbir zaman ortadan kalkmayacağını da görecektir.</p> <p>Bu dünya geçici bir mekandır, fakat geçiciliğin aksine güvenlik, anlamlı ve yaşanabilir bir dünyanın, sürdürülebilir bir hayatın olmazsa olmazıdır. Geçici hayatın ardından gelecek olan ahiret yurdu, hem ebedidir hem de iman edenlerin kesin güvende kalacakları bir yurttur (<em>dâru’s-selâm</em>). İnsan böylesi güvenli bir hayatı ve selamet yurdunu bu dünyada kurmayı daima hayal etmiştir. Ancak şartlar bu hayalin az bir kısmının gerçekleşmesine müsaade etmiştir. Büyük hayalinin önündeki ıslah olmaz engellerden birisi bizzat insan(lar)ın kendisidir.</p> <p>İnsanın hayat silsilesinde dünyaya gözlerini açmadan önceki ve dünyaya gözlerini kapattıktan sonraki evreleri bir yana, asıl üzerinde çok düşünüp emek vermemiz gereken dünya hayatındaki güvenliktir. İnsan en fazla mücadeleyi dünya hayatındaki güvenliği için verir, vermelidir. Onun aklı burayı alır, gönlü burada mutluluk ve huzur arar, iradesi burada harekete geçer, gücü sadece burada ve buraya yetebilir. İnsanların birbiriyle tanışıp bilişen fertler olarak iyi bir hal üzere ve bir arada yaşamasını takdir eden Yüce Allah’tır. Esasında Allah’ın gönderdiği din, insanların birlikte yaşamasının teminatıdır, çekişmeleri önleyerek fertler arasında güveni yerleştirmeyi hedefler. Demek ki güven, birlikte yaşayabilmenin esaslarından birisidir. Yine dinin nihai hedefi, dünyada Allah’ın razı olduğu bir hayatın yaşanması, buna eşlik eden insan canının, onurunun ve kazançlarının korunmasıdır. Müslümanlar bu hedefi <em>dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması</em> şeklinde kavramlaştırmıştır. Buna Allah’ın yarattığı ve insana emanet ettiği tabiatın ve hayvanatın hakkının tanınması, hayatlarının korunması da dahildir. Şayet bunlar yerine getiriliyorsa, güven toplumunun gerçekleşmesi yolunda en büyük mesafe katedilmiş demektir. Daha ötesi arayış, insanın tatminsizliği ve aç gözlülüğünün tezahürü sayılır.</p> <p>Güveni, bir arada yaşayanların elbirliği ile inşa etmeleri gerekir. Güvenin zıddı olan korku duygusu da bazen ihtiyaçtır. Her ikisi de sığınma ile karara bağlanır. Sığınma ise zayıf tarafın güçlü olana gitmesidir. İnsanın Allah’a, yönetilenin yönetene, mahkumun hakime, işçinin patrona, öğrencinin hocaya gitmesi gibi.</p> <p>Kur’an’ın geniş söz dünyasına göz gezdirdiğimizde insan-güven-toplum ilişkisini anlatan birçok kelime ile karşılaşırız. <em>İman, mü’min</em>, <em>tevekkül, vekîl, velî</em>, <em>İslâm, silm-müslim</em>, <em>sulh, ıslâh, sâlih</em>, <em>sıdk, sâdık</em>, <em>tâ‘at, ittibâ, ‘adl, vüdd, mevedde</em>, <em>rahmet</em>, <em>birr-hasene</em> vs. (Bakara 177, 197, 237; Mâide 2, 8; Enâm 151-153; Hac 30-32; Müminûn 1-11; Hucurât 13). Güven ve barış ortamının doğmasına ve yaşamasına katkı veren bazı nitelikler ise şunlardır: <em>Rahmet</em>, <em>afv</em>-<em>mağfiret </em>(bağışlamak, affetmek), yardım etmek, ahde vefa, sekîne vs. Güven ve güven toplumunun mana ve ruhunu işaret eden bu konulara ilişkin ayetleri tahlil ettiğimizde, kulların Allah ile ilişkisinin mana ve ruhunu aydınlattığını görürüz. Bu mana ve ruh ile inşa edilen düşünce ve davranışlar, mümin kişinin vasfı, davranış melekesi (ahlâkı) haline gelir, yerine göre iman, ibadet, hukuk gibi başka alanları da ilgilendirir ve oralara sirayet eder, böylece insanlarla ilişkilere yansır. Tam bu sırada güven toplumunun esası olan emniyet, itimat, esenlik, barış, bağlılık ve dayanışma nitelikli davranışlara dönüşür. Bu gibi bireysel davranışların, toplumdaki bütün fertler arasında yaygınlaşması halinde doğal olarak bir güven ortamının oluşumuna sebep olurlar. Hem din hem dünya hayatı bunlarla kaim ve daim olur.</p> <p>‘Her şey zıddı ile kaimdir’ özdeyişini ‘her şey zıddı ile bilinir’ şeklinde okuyacak olursak, güvenin zıddı ve güven ortamını bozan tutum ve davranışları daha iyi anlayabiliriz. Bu bağlamda <em>hiyânet, ihânet</em>, aldatmak, düşmanlık beslemek (<em>adâvet</em>), zulüm, kendini hiçbir şeye muhtaç görmemek ve kendine aşırı güvenmek (<em>istiğnâ, istikbâr, tekebbür</em>), haddini aşmak (<em>ta‘addi, bağy</em>), kural ve kanun tanımamak (<em>tuğyân</em>), sosyal barışı bozarak toplumu karmaşa ve çıkmaza sürüklemek (<em>fitne, fesâd, fısk, tefrika, nifâk, münâfık</em>), benlik, kendisinin ve soyunun gururunu yükseltmek (<em>fahr, hamiyye</em>), sertlik, kabalık ve öfke (<em>ğalîza, ğayz</em>, <em>gadab</em>), buğz, iftira en belirgin olumsuz davranışlardır (Nisâ 14; Mâide 87; Arâf 33; Enfâl 25, 73; Müminûn 7; Şûrâ 27; Alak 6-7).</p> <p>Kur’an mü’mine şunu öğretir: Allah, bütün evrenin Rabbidir; varlığı yaratan, idare eden, daima diri, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, ibadete yegâne layık O’dur; yaratılmışlardan yücedir, canlıların yaşamı için gerekenleri O yaratır; evrenin gidişatını düzenler, insan yaşamını daima kontrol eder, her zaman insana en yakın ve en büyük destektir, insanın eceli onun bilgisindedir; O, seven, bağışlayan, merhamet eden, hak edene sevap ve azap verendir, kullarına karşı adildir, insanlar iman ve amel bakımından sadece O’na karşı sorumludur, bu dünyanın sonunu getirecek de öte dünyada yegâne söz sahibi de O’dur. O’ndan başka bu sıfatlara sahip bir ilah yoktur ve O hiçbir şeye benzemez (Fâtiha 1-3; Mâide 98; Tevbe 116; Nahl 51; Zâriyât 50-51). <em>Lâ ilâhe illâ Allâh </em>ifadesi, bütün bu söylenenlerin tek cümlelik özetidir. Haşr suresinin 23. ayetinde Yüce Allah kendisini Mü’min diye vasfediyor. Bu demek ki O, emniyet ve esenlik veren, huzur veren, tereddütleri kaldırarak, korkanların korkularını gidererek güven sağlayandır (Elmalılı, <em>Hak Dini Kur’an Dili,</em> VII,4872). Müminin, böyle bir ilahı tanıması O’na candan ve güvenle bağlanmasına, duygularının tatmin olmasına sebep olur (İ. R. Faruki, <em>Tevhid</em>, 1987, 14-15, 39). İman, Allah’a inanarak O’nun emniyeti altına girme manasına da gelir. Mü’min, Allah’ın emniyeti, garantisi altına girmiş kimsedir. İbrahim (as) Allah’ın yüceliğini anlattıktan sonra müşriklere can alıcı soruyu sorar: ‘Söyleyin bakayım! Böyle bir Allah’a iman eden mi güvendedir, yoksa sizin gibi, ne idüğü belirsiz ilahlara inanan mı?’ Cevap yine Allah’tandır ve Kur’an’ın en net ifadeleri arasında yer almıştır: “İman edenler ve imanlarına şirk bulaştırmayanlar var ya! İşte güven onlarındır ve onlar doğru yolda olanlardır.” (Enâm 81-82).</p> <p>Yine Kur’an mümine şunu öğretir: Şayet sen Allah gibi yüce bir varlığa inanıyorsan, tek ve en gerçek korku merciin odur. Onun dışındaki korkular geçicidir, onların belli bir sınırı vardır. Çünkü korkunun kaynağı, kendi kudret kapasitesi oranında korku verir. İman, müminin asıl dost (<em>velî</em>), güven merkezi (<em>tevekkül</em>) ve yardımcısının Allah olduğu fikrini aşılar, sadece aşılamaz öğretir de (Bakara 150, 197; Âl-i İmran 102; Müminûn 57).</p> <p>Tevekkülün zıddı tekebbür, istiğna ve ümidi kesmedir. Tekebbür, istiğna, kişinin Allah’a muhtaç olmadığı, kendi kendisine yeteceği düşüncesini; ümidi kesme ise varlığın Allah’ın iradesi ile devam ettiğine güveni yitirmesidir. Şu ayetlerdeki tasviri bir göz önüne alalım: “Hayır! İnsan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”, “İnsan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?”, “Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da kesinlikle bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.” (Alak 6-7; Beled 5; Nahl 23). İstiğna ve tekebbür, nefsin, duyguların ve aklın kabarmış hali iken ümidi kesme, imanın ve duyguların çökmüş hali demektir: “Her kim Allah'ın kendisine dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?”, “İnsan, menfaatine olacak iyiliği istemekten usanmaz. Başına bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, yıkılır.” (Hac 15; Fussilet 49; Ankebut 23). Bu yüzden Allah müminlere, kendisinden ümit kesmemeleri &nbsp;uyarısı yapar (Zümer 53). İstiğna ve tekebbür, bütün çağların onulmaz hastalığıdır, Allah’a bağlılıktan alıkoyar ve toplumu ifsad eder. İfsad olan toplumda can güvenliğinin ve insanların birbirine güvenin temelden sarsıldığında şüphe yoktur.</p> <p>Müminde daima güven duygusu ve dinginlik bulunur. Çünkü inancı, ona, Allah’ın desteği, gözetimi ve himayesinde olduğu hissini aşılar. Bütün hal ve hareketlerinde rızasını umarak O’na yönelir. Bu güçlü duygu ile Allah’ın, kendisinin yanında ve yardımında olduğuna kani olur. Ona güven ve sükûnet kazandıran da budur. Güven ve sükûnet insanın dünyevi kaygı ve korkuları yüreğinden silkip atmasını sağlar. O ölümden, fakirlikten, elde ettiklerini kaybetmekten, musibetlerden korkmaz; kaybettiklerine üzülmez. Çünkü onun imanı Allah’ın her şeyi dilediği, takdir ve idare ettiğini ona fısıldar. İşte bunlara güvenli bir hayat vaadi vardır: “Erkek veya kadın, kim mü'min olarak salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Nahl 97).</p> <p>Böyle bir iman sahibi ikinci olarak kendisine güvenir. İman kuvvetli bir şekilde Allah’a güven aşılarken içe dönük olarak da kişiye güçlü bir güvenin gelmesine sebep olur. Kişinin özgüveni Rabbi karşısında haddini bilme, hemcinsleri karşısında duygu ve yetenekleri ile sağlam duruşu demektir. Böyle bir imanı isteyen Allah, adeta insana şu mesajı vermektedir: Bana ve kendine güven. Bir adım daha ileri gittiğimizde imanın, insan-Allah ilişkisinin dışında insan-insan ilişkisine etkisini görürüz. Allah’a ve kendine güvenen mümin, başkalarına güven verir, onlar da ona güvenir. Güven toplumunun temelinde, işte buradan doğan karşılıklı güven yatar.</p> <p>Ahirete imanın da güven ve iç huzuru sağlayan bir etkisi vardır. İnsanın yaptıklarını dizginleyen en büyük engel ‘kaybetme’ duygusudur. Eğer bu böyle olmasaydı onu dizginleyen hiçbir şey olmayacaktı. Onun en büyük kaybı ölümdür. Kur’an ise ölümün bir kaybetme değil bilakis kazanma olduğunu hatırlatır, bu duyguyu güvene dönüştürmek ister. Dönüşmeyi öyle bir hale getirir ki, müminde ölüme güvenmek kadar güçlü başka bir güven duygusu kalmaz. Bu güven kazanıldığı zaman ölüm bir engel olmaktan çıkar. İnsan yapacaklarını da bu düşüncenin verdiği psikolojik rahatlık ve destek ile daha içten, düzenli ve eksiksiz yapmaya gayret eder.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ismail-caliskan" lang="" about="/yazarlar/ismail-caliskan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">İsmail Çalışkan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 05/23/2019 - 07:47</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> Thu, 23 May 2019 04:47:14 +0000 İsmail Çalışkan 585 at https://www.fikircografyasi.com Sadreddin Konevî’de Felsefe Tasavvuf İlişkisi https://www.fikircografyasi.com/makale/sadreddin-konevide-felsefe-tasavvuf-iliskisi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Sadreddin Konevî’de Felsefe Tasavvuf İlişkisi </span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kitapkapaklari/kapak.jpg" style="float:left; margin-right:15px" />13.asırda Anadolu’da kurulan Osmanlı Devleti’nin düşünce dünyasını anlayabilmek için Anadolu Selçuklu Devletinin son yıllarında düşünsel anlamda tartıştığı konulara ve üzerinde durdukları ilim dallarına bakmak zorunluluğu vardır. Yeni kurulacak bir devletin en önemli adımlarından birisi kendi düşünce eksenini çizmek olacaktır. Bu anlamda Davudi Kayseri ele aldığı konularla ve Anadolu Selçuklu mirasıyla yeni devletin oluşum sürecinde önemli katkıları olmuş bir düşünürümüzdür. Biz bu yazımızda onun tasavvuf ve felsefe konularındaki düşüncelerini irdelemeye, salt tasavvuftan ziyade sorgulayıcı felsefe temelinde düşünsel çalışmalarını ortaya koyduğu konusunda yazımızı şekillendirmeye, görüşlerini ortaya koymaya gayret edeceğiz.</p> <p>Sadreddin Konevî'nin zihin dünyasını oluşturan temel kavram varlıktır. Buradan hareketle bu temel kavram dolayısıyla Tanrı’dır. Buradan zorunlu olarak ulaştığı ikinci kavram insandır. Bunlardan hangisi öncelenirse öncelensin zorunlu biçimde diğerine ulaşılır. Çünkü insan olmadan varlığın anlamı olmayacağı gibi varlıktan ve Tanrı’dan söz etmek zorunlu olarak insandan söz etmek demektir. Konevî'nin düşünce dünyası tam anlamıyla bir insan ve Tanrı-varlık tasavvuruna dayanır. İnsan bu âlemde her şeyin esasıdır. Bu durum insanın, özellikle de bütün dönemlerde insânı kâmilin yegâne örneği sayılan Hz. Muhammed'e duyulan saygı ve onun dindarlığın temelini oluşturmasında kendini gösterir. Konevî'de Hz. Peygamber, salt bir ahlâk modeli veya bir Tanrı elçisi değil, bunun yanı sıra ontolojik bir ilke ve prensibe dönüşmüş, onun zaman üstü kişiliği ve hakikati, varlığın gayesi oluşu Konevî sonrasında sûfîlerin temel konusu haline gelmiştir. Konevîye göre Hz. Peygamber âlemin hem varlık hem beka sebebidir.</p> <p>Konevî varlık ve rahmet arasındaki bağı esas alarak âlemde kötülüğü reddeder. Bu mesele daha önce İbn Sînâ tarafından dile getirilmişti. Bunun doğal bir yansıması âlemde var olan her şeyin Tanrı'nın bir inayeti ve lutfuyla var olmasıdır. Böylece âleme ve var oluşa karşı iyimser bakış, Konevî'nin geleneksel tasavvufun önemli konularından zühde bakışından doğaya, âleme ve en geniş anlamıyla maddeye yönelik iyimser bakışında kendini gösterir. Bu iyimserlik, sûfîlerin dünyadan kaçma ve maddenin kötülüğü üzerinde odaklasan çeşitli gnostik akımlardan ayrıştığı en önemli noktalardan biridir ve bu düşüncenin kuramcılarının başında Konevî gelir.</p> <p><strong>Bilgi Görüşü</strong></p> <p>Sadreddin Konevî, İbnü'l-Arabî ile birlikte tasavvufu ve Türk tasavvuf anlayışını yeni bir döneme ve aşamaya taşıyan bir düşünürdür. Bu yeni döneme kelâm tarihiyle ilişkilendirilerek müteahhirîn sûfîler devri veya tasavvufun iç gelişim süreci dikkate alınarak olgunluk dönemi denilebilir. İbnü'l-Arabî ve Konevî daha çok olgunluk dönemi nitelemesini kabul eder görünmektedir. Ebû Nasr es-Serrâc, Abdülkerîm el-Kuşeyrî, Muhammed b. İbrahim el-Kelâbâzî gibi sûfîlerin eserlerinde görülen tasavvuf "bâtınî fıkıh"tı. Bu sûfîler tasavvufu sünnîliğin itikadî ve amelî ilkeleriyle uyumlu biçimde yorumla-mıştır. Serrâc, hadis, tefsir, kelâm ve fıkıh gibi ilim dallarının karşısında tasavvufun manevî ve kalp ala-nıyla ilgili bir ilim olduğunu söylemiş, Kuşeyrî aynı yoldan giderek sûfîlerin kavram üretme haklarından söz etmiş ve tasavvufu bir ilim şeklinde görmek gerektiğini belirtmiş, Kelâbâzî de Ehl-i sünnet inan-cıyla sûfîlerin inançları arasında uyum bulunduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. İbnül-Arabî ve Konevî döneminde tasavvuf, hadis ve fıkıh gibi dinî ilimlere göre değil başta felsefe olmak üzere İslâm düşüncesinin teorik ilimlerine göre ele alınmıştır. Konevî, Tasavvuf Metafiziğinde tasavvufu "ilm-i ilâ-hî" (metafizik) olarak tanımlar. Ona göre felsefî ilimlerde metafizik diğer tikel ilimlerle nasıl bir ilişki içindeyse sûfîlerin bilgi alanlarına adını veren ilm-i ilâhî de aynı işleve sahiptir. Böylece yeni bir tasav-vuf anlayışı geliştiren Konevî bu yönüyle İslâm düşüncesinde Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ ile oluşan, ancak Gazzâlî ile belli bir ölçüde zayıflayan metafizik tasavvurunu tasavvufî tecrübe ekseninde yeni bir şekilde yorumlayan, diğer bir ifadeyle İbn Sina'nın metafizik bilginin imkânı iddiasını Gazzâlî ve diğer yazarların eleştirel yaklaşımına rağmen yeniden ele alan bir düşünürdür.</p> <p>Kuşeyrî, Serrâc ve Kelâbâzî gibi sûfîler tasavvufi yöntemin ve bu yöntem sayesinde ortaya çıkan bilgi-lerin meşruiyet sorununu fıkıh-kelâm geleneğinin kavramları ve anlayışıyla ele almışlardı. Konevî ise daha kapsamlı biçimde tasavvufi yöntem diye isimlendirdiği şeyi Fatiha tefsirinde akılcı yönteme karşı hakikate ulaştıran bir yol olarak savunur . Onun bu yaklaşımı tasavvuf tarihinin gelişim sürecindeki en önemli aşamalardan biridir. Konevî'ye göre insanı gerçeğe ulaştıran iki yöntem vardır. Birincisi delil-den hareketle gerçeğe ulaşmayı amaçlayan yöntemdir. Konevi’nin istidlal yöntemi dediği bu yöntem, öncelikle filozof ve kelâmcılar tarafından kullanılmakla birlikte sûfîler de belirli konularda onu kullana-bilirler. Nitekim bizzat kendisi birçok vesileyle bu yönteme başvurur. İkinci yöntem kalbin arındırıl-ması, ahlâkın yerleştirilmesi, iyi huylar kazanılması, riyaset ve mücâhedelerle gerçeğe ulaşmayı hedef-leyen tasavvufi yöntemdir. Konevî bu yöntemin insanı hakikate nasıl ulaştırdığı hususunda ayrıntılı açıklamalar yapar. Tasavvufî yöntemin savunulması ve imkânlarının açıklanması onun en önemli meselelerinden biridir. Konevî bu husustaki düşüncelerini iki bakımdan ele alır. Birincisi ilk yöntemin eleştirilmesidir. Bu eleştiriler, ağırlıklı olarak metafizik bahislerde aklın kullanımı ve aklın sonuçta tenzih esaslı bir Tanrı tasavvurunu ortaya koymasıyla ilgilidir. Konevî'nin bu eleştirileri Gazzâlî'nin eleştirilerini hatırlatır (Keklik, Konevi’nin Felsefesinde Allah-Kainat ve İnsan, s. 6-7). Ancak vardığı sonuçlar ve özellikle de metafizik bilginin imkânı konusundaki teorisiyle Gazzâlî'den ayrılır. Konevî'ye göre aklın bilgiye ulaştıran gücü kıyas yönteminden gelir. Ancak bu yöntem özellikle metafizik bahislerde ve Tanrı hakkındaki bilgi konusunda zorunlu olarak başarısız kalır. Aklın başarısız kaldığı bu meselede tasavvufi yöntem devreye girer ve insanı salt hakikate ulaştırma işlevini üstlenir. Tasavvufi yöntemi vahyin bir parçası şeklinde gören Konevî bunu savunurken aynı zamanda vahyi, nübüvveti ve Tanrı'nın kendini insanlara tanıtmasını savunur. Metafizik alanda tasavvufi yöntem bir peygamberin ve vahyin rehberliğinde başarı kaydedebilir.</p> <p><strong>İnsan ve Nefis Görüşü</strong></p> <p>&nbsp;Konevî'nin varlık görüşündeki en önemli unsurlardan biri sudur teorisinden hareketle geliştirdiği nefis teorisidir. Konevî nefsin bilinmesinin Tanrı'nın bilinmesinin aracı ve yolu olduğunu düşünmüştür. An-cak buradaki esas mesele nefsin mahiyetini tesbittir. Konevî bu konudaki görüşlerini İbn Sînâ yorum-cusu Nasîrüddîn-i Tûsî ile mektuplaşmalarında dile getirmiş, İbn Sînâ'nın nefis teorisi üzerinde birta-kım değerlendirmeler yapmıştır (Sadreddin Konevî ve Nasreddin Tûsî Arasında Yazışmalar, s. 78). Tasavvufun bütün dönemlerde felsefeye en yakın olduğu konu nefis ve buna dayanan ahlâk teorisidir. Bu husus Konevî'nin nefis tasavvurunda daha açık biçimde görülür. Ona göre nefis insanın hakikatine gönderme yapan bir isimdir. Bu bakımdan onu insanın hakikati veya ruhu yahut başka şekilde adlan-dırmak mümkündür. İnsanın hakikati Tanrı'nın bilgisinde ezelî bir hakikat ve suret olarak bulunduğu halidir. Bu bulunma dışta var olma biçimlerinden kendini ayırt etmek için sübût terimiyle anlatılır. İlâhî ilimde mevcut olan şeye ise ayn ya da hakikat denilir. Konevî'ye göre bu ayn mahiyet ya da mâlûm-mâdûm diye isimlendirilen şeyle benzerlik taşır (Konevi, Tasavvuf Metafiziği, s. 23). Bu durumda ilâhî ilimde sabit hakikat ya da sabit ayn nefsin hakikati olmaktadır. Aynı şey insanın dışın-daki varlıklar için de geçerlidir. Bir şeyin hakikatinden söz etmek o şeyin Tanrı'nın bilgisinde bulunu-şundan söz etmek iken bir şeyin hakikatini bilmek Tanrı'nın bilgisindeki haliyle onu bilmek demektir. Konevî buradan hareketle eşyanın hakikatlerini öğrenme görevi yüklediği metafiziği ilm-i hakâik diye adlandırır. İnsan önce Tanrı'nın bilgisinde bir ayn olarak bulunmuştur. Bunu Konevî sübût şeyliği olarak isimlendirir (Konevi, İlâhî Nefhalar, s. 24). Bu yönüyle insanın hakikati gayr-i mec'ûldür, yani yaratılmış değildir. Ardından sudur sistemindeki akıllar ve felekler üzerinden bir yolculukla şehâdet âleminde ortaya çıkar. Bu süreçte mücerret bir haldeki nefis, uğradığı âlemlerden ve feleklerden kazandığı özelliklerle kesafet kazanarak şehâdet mertebesine kadar iner. İnsanın hakikate ulaşması da kazandığı özelliklerden soyutlanarak nefsin indiği bu yolun çıkılmasıyla gerçekleşir. Bu süreç urûc diye adlandırılır. İbnü'l-Arabî bu süreci tahlil mi'racı şeklinde isimlendirir ki bu Konevî'nin düşüncesini de anlatan bir terimleştirmedir. Konevî tasavvufun kullandığı nefsi arındırma ile ilgili bütün yöntemleri, bu yoğunlaşma ve kirlenmeyi ortadan kaldırarak nefsi arındırmayı ve soyutlamayı hedefler. Böylece Konevî nefis teorisiyle gerçekte bilgi görüşünü temellendirir.</p> <p><strong>Tanrı Anlayışı </strong></p> <p>&nbsp;Konevi’nin Tanrı anlayışı onun düşüncesinin en önemli kısmını teşkil eder. Metafiziği ilm-i ilâhî veya mârifetullah karşılığı olarak kullanması bunu gösterir. Tanrı'nın mutlak varlık olduğunu belirtmesi (Konevi,Tasavvuf Metafiziği, s. 21) Konevî'nin Tanrı tasavvurunun en önemli yönüdür. Tanrı'nın mut-lak varlık olması O'nun aynı zamanda zorunlu varlık olması demektir. Buradan hareketle Konevî, varlı-ğın ikinci yönünü temsil eden mümkün ve imkân alanına geçerek Tanrı-âlem ilişkisini ele alır. Tanrı mümkünlerin varlık sebebidir. Konevî bu görüşlerini açıklarken İslâm filozoflarının ve kelâmcıların kullandığı terminolojiyi kullanır ve onların terimlerini bazı alanlarda yeniden yorumlar. Bu yönüyle vücûb, imkân, sudur, yaratma, illiyet, sebep, şart, vesilecilik gibi Tanrı-âlem ilişkisini açıklamada kulla-nılan kavramlar yaklaşık olarak diğer ilimlerde tanımlandığı şekliyle Konevî'nin metinlerinde yer alır. Ona göre Tanrı'nın âlemi yaratması belirli bir sebebe dayanır. Bu sebep, daha önce İbnü'l-Arabî tarafından ayrıntılı biçimde açıklanmış olan Tanrı'nın bilinme arzusudur. Bu arzu gerçekte ilâhî isimlerin ve niteliklerin kemallerini görme talebidir. Çünkü Tanrı'da iki tür kemal vardır. Birincisi zâtından kaynaklanan kemaldir. Bu kemal Tanrı'nın aşkın ve müteal yönüdür ve bu yönüyle Tanrı herhangi bir şekilde âlemle ilgili değildir (Konevi, Vahdet-i Vücûd ve Esasları, s. 9). İkinci tür kemal ilâhî isim ve niteliklerin kemalidir. Bu kemalin gereği âlemin yaratılmasıdır.</p> <p>Konevî, Tanrı'nın âlemi yaratmasını bir sudur şeklinde düşünür ve bu durumda İbn Sina'nın yaratılış görüşüne yaklaşır. Konevî'ye göre hangi kavramlar kullanılırsa kullanılsın bir yaratılış teorisinin en önemli yanı onun yaratanla yaratılan arasındaki ilişkiyi tesis edebilmesidir. Ona göre yaratma sonuçta bir benzerlik meydana getirir. Bir şeyden kendine tamamen zıt bir şey meydana gelemeyeceği gibi yaratılış sürecinde bir şeyin kendini yinelemesi de söz konusu değildir. Şu halde yaratılan şey bir açıdan kaynağından farklılaşırken bir açıdan ona benzer (Konevi, Tasavvuf Metafiziği, s. 14). Bu fark-lılık Konevî'ye göre itibarîdir ve yaratma ancak böyle bir itibarî durumla açıklanabilir. Bu durumda Konevî için en önemli mesele yaratılan şeyle yaratan arasındaki benzerliğin sürdürülmesidir. Bu nokta onun varlık ve bilgi arasında kurduğu ilişkiyi anlamak için merkezî öneme sahiptir. Konevi’ye göre bir şeyin varlığı ve var olma tarzı ile onun bilgi imkânları aynıdır. Diğer bir ifadeyle varlık ve bilgi bir şeyin iki farklı yönüdür.</p> <p>Sadreddin Konevî sudur düşüncesinin özünü teşkil eden nedenselliğe eleştiriler yöneltir ve bu hususta başka konularda eleştirdiği kelâmcılara yaklaşır (Sadreddin Konevî ve Nasıreddin Tûsi Arasında Yazış-malar, s. 71). Ona göre sudur sisteminin bir tür nedensellik taşıdığı kesindir. Ancak bu nedenselliği zorunlu ve Tanrı ile âlem arasındaki tek ilişki biçimi ve yönü saymak yanlıştır. Tanrı bu nedenselliği aşarak bir şey yaratabileceği gibi bunun sonucunda yaratılan şey hakkında nedensellik zincirini aşıp bilgi edinmek mümkündür. Bu yaklaşım sudur teorisinin en önemli yönünün kırılması ve aşılması demektir. Böylece Konevî'nin varlık görüşü iki ana ekolün etkilerini taşımıştır. Birincisi teorinin sistematik ve formel kısmında ortaya çıkan felsefe etkisidir. Konevî burada filozofların sudur teo-rilerini geniş biçimde kullanır. Bu bağlamda sudur, akıllar, ilk akıl, arş, kürsü, felekler, nefis gibi terimler Konevî'nin kitaplarında sıkça geçer. Bu genel benzerliklere rağmen sudur düşüncesinin özünü teşkil eden nedensellik bağını zorunlu bir ilişki saymayı reddederek vesileciliğe geçer. Konevî bu defa filozoflardan ayrılır ve kelâmcılarla benzer görüşleri dile getirir. Onun varlık görüşü, sistematik ve formel yapısı bakımından sudur teorisi iken sistemin içi kelâmcıların cevher-araz teorisiyle işlenmiştir.</p> <p><strong>Düşüncelerinin Değerlendirilmesi</strong></p> <p>Konevi’nin felsefi bir üslup taşıyan nazari tasavvuf anlayışı çelişkilerden arınmış homojen bir yapının ortaya çıkması üzerinde odaklaşmıştır. Onun tasavvuf tarihine en önemli etkilerinden biri bu nokta sayılabilir. Bu yaklaşım aynı zamanda metafizik tasavvurun sonucudur. Böyle bir tasavvura dayanan bir ilmin zorunlu olarak bireysel farklılıklardan uzak, çelişkisiz bir yapı arzetmesi gerekir. Konevî bunu savunmuş ve kendisinden önceki tasavvuf düşüncesini bu doğrultuda yorumlamıştır. Bu bakımdan Konevî'nin tasavvufi eserlerden aktardığı cümleleri yorumladığı bağlam, onun bu çelişkisiz ve homo-jen tasavvuf anlayışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. Bu anlayışın temel sonucu ise güçlü bir doktrinin ortaya çıkmasıydı. Çünkü dönem, mekân ve kabiliyet farklarını göz ardı ederek bütün sufîlerin ortak olduğu bir tasavvuf anlayışı tasavvufî yöntemin doğruluğunun en güçlü kanıtıydı. Bunu sağladıktan sonra Konevî, felsefe ve kelâmdan tevarüs ettiği birtakım düşünce ve kavramlarla kendi düşüncesini daha tutarlı hale getirmeye çalışmış, böylece yeni dönem tasavvufu sistematik ve nazarî bir boyut kazanmıştır.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Not: Bu konuda daha geniş bilgi için bkz.&nbsp; Prof. Dr. Adem Asalıoğlu , <em><u>Türk Düşüncesinin Oluşum Süreci</u></em> .</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/adem-asalioglu" lang="" about="/yazarlar/adem-asalioglu" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Adem Asalıoğlu</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 05/21/2019 - 12:53</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> <li><a href="/kategori/tasavvuf" hreflang="tr">TASAVVUF</a></li> </ul> </div> Tue, 21 May 2019 09:53:35 +0000 Adem Asalıoğlu 584 at https://www.fikircografyasi.com Çünkü Cennetten Kovulduk... https://www.fikircografyasi.com/makale/cunku-cennetten-kovulduk <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Çünkü Cennetten Kovulduk...</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><blockquote> <p class="rteright">Bâki gider endîşe-i dünyâyı gönülden<br /> Değmez bu kadar rağbete bu menzil-i fânî...</p> </blockquote> <p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p><strong>Yitik Cennet'e dönüş çabaları hep başarısız kaldı</strong></p> <p>Soğuk Savaş dönemi bitti, Sıcak Barış devri başladı. Geriye dönüp baktığımızda, sanki 20. yüzyılda bir 'ütopya çağı' yaşadık, hissi kaplıyor insanı. Bugün ülkeler gergin, toplumlar ise kaygılı. Bu iş nereye varacak endişesi sardı insanları. Bu kavgada kaybeden büyük kaybedecek, kazanan hiç olmayacak. Durum onu gösteriyor!</p> <p>İncil'de geçen Yaratılış kıssasına göre; cennet huzur dolu bir yerdi. İlk insanlar kaygısız yaşardı. Orada ihtiyaç duydukları herşey vardı. Yaşamın sonsuzluğu onları hiç ilgilendirmezdi, çünkü ölümsüz olduklarını bilmezlerdi. Ne geçmiş ne de gelecek onları ilgilendiriyordu. Kısaca; an odaklı bir yaşam sürerlerdi. Hz. Adem ile Hz. Havva muhakkak cennette mutluydular. İşte o mutluluk anlarından birinde içlerine kurt düştü! Yılan, zaman ve bilgi konusunu onlara açtı. Ancak Tanrı Adem'e iyilik ve kötülük bilgisinin olduğu ağaçtan asla yemiş yememesini tembihlemişti. Fakat yılan, Havva’ya yanaşıp bu ağacın meyvesinden neden yemediğini sorar. Havva, bu ağacın meyvesine dokunsa dahi öleceğini belirtir. Yılan, bu meyveden yedikleri takdirde Tanrılaşacaklarını söyler ve Havva’yı ikna etmeyi başarır. Kaygısızlık uğruna yılan, kaygıyı oyuna dahil etmiştir. Sonuçta; Tanrı, koyduğu yasağı delen çifti cennetten kovar. Böylece, insanlık tarihi bir diyalektik ile başlar: <em><strong>Kaygısızlık arzusu ne kadar büyükse, o derece kaygı duyulur. &nbsp;</strong></em></p> <p>İnsanın hayvanlar aleminden kopuşunun bedeli yeryüzünde sürekli bir endişe ile ödenmektedir ve bu bedele, insanın bu kaygıdan kurtulup tekrar kaygısızlık ortamına geri dönmek arzusu da dahildir. Ancak insan,'eşref-i mahlukat' sayılmasından bu yana bu arayışı sonuçlandıramaz. İşte bu noktada insanlığın en büyük açmazı yatıyor: Yitik Cennet'e dönüş çabaları hep başarısız kaldı, insan bu açmazdan hiçbir zaman kurtulamadı. İnsanlık tarihini bir de bu acılar üzerinden okumak gerekir. Sadî Şirazî, “İnsan nedir?” sorusuna “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” yani “İnsan üç beş damla kan ve bin bir endîşedir.” şeklinde bir cevap veriyor. Sadî, bu sözüyle insanın dizginleyemediği ihtiras ve arzularıyla ne hale gelebileceğini belirterek, insanın “kan ve endişe”den öte bir anlamı olması gerektiğini söylemek istiyor.</p> <p>Akıl sahipleri, cennetten kovulma şeklinde tecelli eden cezadan bir hikmet çıkaracak; ve bu olayı, yeryüzünde karşılaştığımız sorunları çözmek ya da başımızı ağrıtan dertlerden kurtulmak için bir reçete olarak algılayacaktır. Zira bizi kuşatan doğaya hükmederek, bedenimize musallat olan hastalıkları yenerek, iş ya da aşımızı zora sokan sıkıntılarla mücadele ederek - hayatın tadını kaçıran - her türlü kaygıyı ısrarla azaltmak istemekteyiz.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Varlığın teşekkül etmesi için önlem almak şarttır</strong></p> <p>Önlem almak veya destek çıkmak bir anlamda yönetilebilir endişelerdir, yani sorunlar karşısında insan asla çaresiz değildir. Heidegger; «Varlık ve Zaman» eserinde bu durumu 'Sich-selbst-Vorwegsein' olarak yorumlar ki tedbir ve teşvik, varlığın - o anda vuku bulan - biçim almasından başka birşey değildir. İnsanlığın içine düştüğü açmazdan farklı olarak, yani 'yeryüzüne atılmışlık'(Heidegger) duygusundan uzak şekilde kaygı ve endişelerimizi bir silsile halinde azaltma eylemi sayılabilir insanlık tarihi. İsterseniz, acı tecrübelerden ders çıkarmak ve yeni bir bakış açısı kazanmak, diyelim biz buna.</p> <p>Kendi varlığımızı, yani 'Biz' duygusunu inşa etmek için emek harcamak şarttır. Varlığın teşekkül etmesi kişinin bizzat kendisinin önlem almasına ya da gereğini yerine getirmesine bağlıdır. (Heidegger, Sein und Zeit, s.192) İnsan, yaşamın ortasında ölüm tarafından kuşatılmış, aynı zamanda onunla komşu 'natura pathologica' bir canlıdır. Çünkü acizdir, nankördür, sabırsızdır.</p> <p>İstisnasız tüm dillerde düş-ünmek aynı manaya gelmektedir. Yukardan yere inmek ya da dışardan içeri girmek anlamındadır. Biz Türklerde aklımız, düşünce başımıza gelir. Sorunu çözmek için anında birşey 'tasavvur' ederiz. 18.yüzyılda Batı'da ortaya çıkan 'ilerlemek' fikri de aynı işlevi görmüştür: Endişelere koşulsuz teslim olmak insanın yazgısı olamaz, aksine bilim ve teknolojide ilerleyerek endişelerin sebebleri - tamamen yok edilemese bile - azaltılabilir.</p> <p>Bu yaklaşım Batı'da sosyal ve siyasal sayısız 'ütopya' doğurdu. Hedefleri ayrı ama mutlu yarınlar pazarlayan ideolojiler ortaya çıktı. Onlar arasında en neşelisi, yeryüzünde kovulduğumuz cennetin benzerini kurmaya kalkan, sosyalizm oldu. Bu ideolojilerin gölgesinde Batıcılar ülkemizi ileriye götürmek istediler. Olmadı. Yerli ve milli cereyanlar halkımıza çağ atlatmak istediler. Tüketim ekonomisi sayesinde kurtuluşa ereceklerini sandılar. O da akamete uğradı.</p> <p>Hangi renk ya da çizgiden olursa olsun kendini bir ideolojiye adayanlar iki ayrı dünyada yaşarlar:kötü bugün ve iyi yarın. Günümüzü, hata ve sevabıyla geçmişle değil, 'mükemmel' gelecek ile tartarlar. Bu yaklaşım tarzı iki düşünce hatasını yanında getirmektedir:</p> <p>İdeoloji peşinde koşanlar Türkiye'nin son iki yüzyılda elde ettiği kazanımları görmüyorlar. Onlara göre; bardağın yarısı boştur ama diğer yarısı dolu değildir. Değişim çabalarının hor görülmesi siyasal ahlakı bozar; bu, muasır medeniyetin kınanmasıyla birlikte yürür. Ne var ki, nedeni ve etkisinin ne olduğu belirsizdir: Çağdaşlığın şeytanlaştırılması onu mümkün kılan şeylerin kabul edilmesine engel mi oluyor yoksa karamsar bakış açısı, eksiklikleri görmeye ve onları "düzenin" suçu saymaya mı yol açıyor, sorusu her durumda zihnimizi kurcalamaktadır.<br /> <br /> İnsanlar mükemmel olmadıkları için dünyanın mükemmel olamayacağını kavramakta zorlanıyorlar. Aslında tüm ideolojilerin «sorunu» insanın hatasız olmayışıdır.&nbsp; Fransız düşünür Pascal; insanı «ne melek ne canavar» olarak tanımlar ve ekler:“<em><strong>İnsandan melek yaratmak isteyenler ne yazık ki onu canavarlaştırıyorlar</strong></em>.” İdeolojiler işte bunu yapıyorlar! İnsanın doğasına karşı bencilliğini, hırsını, arzusunu kışkırtıp seçme özgürlüğünü elinden alıyorlar. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.(Nisa:28)</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>Siyaset zor zamanların içinden geçiyor</strong></p> <p>Bu; doğru, güzel ve iyi olanın; onların ne anlama geldiğinin belirlenmesi ve bu nedenle de egemen olması gereken bir parti gerçeğiyle açıklanıyor. Böylece ideolojiler, idam sehpalarının altında ya da mahkeme kapılarının önünde bitmektedir. Çünkü ideolojik idealizm, yapısı gereği totalitar bir ruh taşır. İlan edilmiş resmi doğruları benimsemeyenler tercihlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.</p> <p>Elbette bu ideolojilerin hepsi iyimser vaatlerdi. En azından toplumu ayakta tutacak hedefler koydular. Özellikle gençleri bir amaç doğrultusunda 'motive' ettiler. Akibet kaygılarını azaltacak çareler aradılar. İnsan, hayatın manasını bilmek isteyen bir varlıktır, sadece geçmişten yola çıkarak değil, burada ve şimdi ve toplumsal bağlamda kendisini anlama ihtiyacı duyar. İdeolojiler çağını, Tanrı'ya güvenmek veya dünya işlerini O'na bırakmak istemeyen bir proje olarak da görebiliriz ki, bu görev görünürde artık insanoğlunun eline geçmiştir. Aydınlanma Çağı'nda imanın yitirilmesinden sonra dinin yerini laiklik almıştır. Ancak onun getirdiği kurallar ve kurumlar bireysel ve toplumsal kaygıları azaltacağı yerde çoğaltmıştır.</p> <p>Bu kapsamda üretilen çözümleri şöyle sıralayabiliriz: Dini, ilmi ve iktisadi yollardan endişeleri sınırlamak. Ayrıca belirtmek gerekirse; piyasa ekonomisinde finans kuruluşları ve sigorta şirketleri üzerinden risk dağılımı söz konusudur. Ancak hepsi de sorunları farklı yollarla çözmeye, yani endişeleri gidermeye çalışıyorlar. Günümüzde bu işlem birbirlerini tamamlayacak şekilde gerçekleşiyor, çünkü bir müslüman, hem bilimsel-teknolojik ilerlemenin nimetlerini paylaşıyor hem de ekonomik veya toplumsal riski azaltmak amacıyla bir çok sigorta poliçesine imza atıyor. Hayatın her alanında - dinden bilime ve ekonomiye kadar uzanan - bir dizi önlem almaya çalışıyor.</p> <p>Bununla birlikte, mevcut durumumuzun özelliklerinden biri, üç çözüm yolunun, yani din, bilim ve ekonominin eski gücünü ve inandırılıcığını yitirmesidir. Endişe tam aksine, mevcut düzeni tehlikeye atacak biçimde geri döndü. 1990'larda küreselleşme eleştirisi olarak dünya çapında başlayan başkaldırı şu anda muhafazakar-milliyetçi partilerin yükselişi ile sürüyor; toplum içindeki yarışta veya başka ülkeler karşısında kaybetme korkusuyla (ulusal) kimlikler öne çıkıyor.</p> <p>Toplumsal ve siyasal düzenlerin yalnızca büyük sorunlar yüzünden değil, aynı zamanda tarihçilerin 'kriz' dedikleri endişe fırtınaları nedeniyle yıkıldıklarını dikkate almamız lazım. Din, bilim ve ekonomi alanında verilen sözler boşa çıktıkça siyaset giderek daha fazla zorlanmaktadır. Haklı gerekçelerle, toplumun şimdiye dek görmediği bir refah seviyesine eriştiği dile getiriliyor. Bunu araştırmalar da doğruluyor. Ancak insanlar gelecekten endişe duyduklarını artık saklamıyorlar. Politikacılar, o endişeleri azaltmaya çalışırken bilmeden yoğunlaştırıyor. Bugün içine düştüğümüz bu ikilem hem toplumu yoruyor hem siyaseti geriyor. Ve muhtemelen o ikilemden kurtulmak hiçte kolay olmayacak!</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 05/16/2018 - 18:49</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/din" hreflang="tr">DİN</a></li> </ul> </div> Wed, 16 May 2018 15:49:52 +0000 Alaattin Diker 550 at https://www.fikircografyasi.com