PORTRELER https://www.fikircografyasi.com/ tr Evine dönen yazar: Cemil Meriç https://www.fikircografyasi.com/makale/evine-donen-yazar-cemil-meric <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Evine dönen yazar: Cemil Meriç</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bir önceki yazımızda, 1981 yılında Cemil Meriç’le yaptığımız bir konuşmanın serüvenini anlattıktan sonra Ümit Meriç Hanım’ın geçtiğimiz yıl genişletilerek yeniden yayımlanan Babam Cemil Meriç kitabından hareketle, “Yaşamak, vermek demektir.” parolasıyla üstadın çevresi ve adam yetiştirici özelliği üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise, Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemâl için kullandığı “eve dönen adam” tanımlamasından ödünç alarak, “evine dönen yazar” diye ifade ettiğimiz Cemil Meriç’in sol ve Marksist bir dünyanın eşiğinden “iman ilahî bir hidayettir” noktasına gelişini hikâye edeceğiz. Zira “İnsan inançlarını kaybedince çomarlaşıyor. Dinsizlik irticaların en affedilmezi.” diyen de odur. Şunu da belirtmek gerek ki, Marksizmin “inanç” olarak kabul edildiği bu topraklarda Cemil Meriç ve Kemal Tahir gibi bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç düşünür bu ideolojiyi “metot” olarak benimsemişlerdir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Kaderin karşısına çıkardığı genç</strong></p> <p class="rtejustify">1960’lı yılların sonunda Kadıköy PEN Kulüp’e davet edilmiş bir Fransız romancı Jacques Bellefroid, bir etkinlikte konuşmasını yaptıktan sonra sorulan soruları cevaplandırır ve çevresindekilere “Ülkenizde çok sayıda sanatçınız, düşünürünüz vardır herhalde, onlardan biriyle beni tanıştırabilir misiniz?” diye sorar. Sonra da Fransız dili ve kültürüne en az bir Fransız aydını kadar vâkıf olan Cemil Meriç’in evine getirirler. Fransız yazar, dört tarafı kitaplarla çevrili salonu görünce hızla rafları gözden geçirir, sonra da savaş kazanmış mağrur bir eda ile yazarımızın yüzüne karşı şu cümleyi kurar: “Mösyö Merik bu kütüphane mükemmel bir Fransız entelektüelinin kitaplığı. Ama siz Türk’sünüz. Sizin kütüphaneniz nerede?”</p> <p class="rtejustify">Bu soru Cemil Meriç’in yüzünde adeta bir tokat gibi patlar ve kulağında günlerce çınlayarak dolaşır. Oysa İbn-i Haldun’dan Ahmed Cevdet Paşa’ya, şair Bâkî’den Yahya Kemâl’e kadar yazılarında bu isimlere göndermede bulunan, kendi tarihinin temel dinamiklerini gündemden düşürmeyen de odur. Bu karşılaşmadan hemen sonra bir Konya yolculuğuna çıkar. Zira o tarihlerde sık sık Konya’ya gider ve “Kendimi Mevlânâ’nın vatanında huzur içinde hissediyorum.” der. O yolculukta, “kaderin karşısına çıkardığı genç bir üniversiteli” ile bir süre konuştuktan sonra, “Sen bizden değilsin!” cevabını alır. Bu da ikinci bir tokattır.</p> <p class="rtejustify">Fransız romancının sarsıcı sorusu ile üniversiteli gencin söylediği bir araya gelince, “imanın ilahî bir hidayet” olduğuna inanan Cemil Meriç bu konuya adamakıllı kafa yormaya başlar: “Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız?”</p> <p class="rtejustify">Cemil Meriç 1965 yılında yazdığı Jurnal’ine: “Biz Müslüman olduğundan, Doğulu olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden, tarihinden, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik.” cümlesiyle başlar. Bu yıllardan sonra Cemil Meriç’in bir takım dergilerde kaleme aldığı Batı ve Avrupa eleştirilerinin geniş yankı bulduğunu görüyoruz. Bir mektubunda da elli yaşına kadar “uzun süren bir çıraklık”tan bahsederek insanlığın düşünme tarihini tavaf eden bir şakirt olduğunu söyleyen Cemil Meriç, o tarihten sonra kendisini bütün hakikatleri tenkit süzgecinden geçirmiş, hakikatten başka tecessüsü ve yaşayış sebebi kalmamış insan olarak tarif eder.</p> <p class="rtejustify">1966 yılı Cemil Meriç’in doğumunun 50. yılıdır. Yarım asrı devirdikten sonra evine dönmenin yollarını arar. Bu yıllarda talihin karşısına çıkardığı bir takım isimler ve dergiler vardır: Hisar dergisi ve bu dergide yazmasına sebep olan Ahmet Kabaklı mesela. Elazığ’da hocalık yaptığı 1954 yılından beri tanıştığı Kabaklı’nın uzun bir aradan sonra karşısına çıkması ve derginin sahibi Mehmet Çınarlı ile tanıştırması ile Hisar dergisinde yazmaya başlaması aşağı yukarı aynı tarihlerdir. Bir gün Ahmet Kabaklı’ya şunu söyler: “Ahmet, her meselede, her konuda, memlekete, dünyaya bakışta seninle beraberim. Düşüncelerimiz bir, kaygılarımız aynı, yalnız tarzlarımız elbette farklı olacak.” Bu ifade aynı zamanda, Cemil Meriç’in sol ve Marksist dünya ile bağlarını kopardığı bir açıklamadır. Başka bir mektubunda da Kabaklı’dan bahsederken, “Ben kapısı her çalana açık bir mabet gibiyim. Gerçek dostlarım gelmediler. Ve mabet katır sinekleriyle doldu.” der. Ardından da hepinizin büyük günahı var, beni yalnızlıktan beter bir yalnızlığa, kalabalık bir yalnızlığa siz mahkûm ettiniz, diye dert yanar.</p> <p class="rtejustify">Bunun üzerine Ahmet Kabaklı, Bir Dünyanın Eşiğinde kitabının bir bölümü olan “Hind ve Batı” kısmını Hisar’a yollar. Yazılar yayınlanınca Cemil Meriç umduğunu bulamaz, “Hisar’da yazılarım yayımlanınca Türkiye’de olaylar olacak sanıyordum, olmadı.” der bir konuşmasında. Daha sonra “Fildişi Kuleden” başlığı altında diğer yazılar arkası arkasına gelir. Bu noktada Mehmet Çınarlı’yı dinleyelim: “Meriç’in şiirli, heyecanlı üslûbuyla anlattığı olağanüstü şeylerin uyandırması gereken yankıları, boş yere bekledik durduk. Fakat ne zaman ki Cemil Meriç Hint’ten ve Batı’dan yurdumuza döndü, Türkiye’den ve bizlerden bahsetmeye başladı, yazıları etrafındaki ilgi çemberinin birden bire genişlemeye başladığını gördük. Hele bu yazıları Bu Ülke ve Umrandan Uygarlığa adındaki kitaplarında toplanınca, değerli yazar birden bire günün kahramanı oluverdi. Çünkü Cemil Meriç’ten yükselen, milletin uzun yıllardır duymayı istediği bir sesti.”</p> <p class="rtejustify">Cemil Meriç’ten yükselen bu ses, gerçekten beklenen bir sesti ve oldukça yankı buldu. Bu sesin yankılandığı sıralarda 1974 yılında Türk Edebiyatı dergisinin bir anketine verdiği cevapta şöyle der Üstad: “Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. Mazlum bir kavmin sesi olmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbâle bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü… Herkes herkese düşman. Sanat adamının ilk vazifesi, dili kurtarmak. İdrak kendiliğinden canlanır. Hafızasını kaybeden bu zavallı nesillere baktıkça insanın ızdırabtan çıldırası geliyor. Onları biz mahvettik. Bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani bütün aydınların.”</p> <p class="rtejustify">“Dinsizlik irticaların en affedilmezi” diyen Cemil Meriç, dönemi aydınlarının, havlamasını bile unutmuş, efendilerinin fırlattığı kemikleri yalamakla meşgul olduğunu anlatır. Faşizmin tehlikeli bir hayat olduğunu, sosyalizmin de Türk insanını Türk insanına düşman ettiğini anlatır. Bu Ülke’de “Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inançlar manzumesi; sıcak, dost, köklü…” diyen yazarımız şöyle açar bu cümlesini: “Bu ülkenin bütün ırklarını tek ırk, tek kalp, tek inşa haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik değil, moral bir vahdet. Yani vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. Aynı şeylere inanmak. Aynı şeyleri sevmek. Aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Lâzı, Kürdü, Arnavudu düğüne koşar gibi ölüme koşturan bir inanç bu. Altı yüzyıl aynı potada erimek ve kâinata meydan okumak, zaferden zafere koşmak, beraber ağlayıp, beraber gülmek. İnsan inançlarını kaybedince çomarlaşıyor. Dinsizlik irticaların en affedilmezi.”</p> <p class="rtejustify">Cemil Meriç düşüncesini çarpıcı ve daldan budaktan sakınmadan vurucu bir şekilde söyleyen korkusuz bir yazardır. 1963 yılında yazdığı Jurnal’inde, “Bugün bizde neden mütefekkir yetişmiyor?” diye sorar ve cevabını da kendisi verir: “Kartallar uçmadan önce ücra kayalıklarda talim yaparlarmış. Tefekkür tek insanın işi değil. Ben bir Descartes, bir Spinoza olamazdım. Neden olamazdım? Bu bir kromozom meselesi değil. Hotantolar içinde büyüdüm. Okumak istediğim zaman dövdüler, kitaplarımı yırttılar. Nihayet kütüphanem yağma edildi, hapse atıldım vs. Cemiyet belkemiğimi kırdı. Uçmak istediğim zaman ancak sürünebiliyordum.”&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Cemil Meriç’in kurulu düzene karşı buna benzer çarpıcı tenkitleri ve yazıları Hisar’da yayınlanmaya başladıktan sonra sağ ve İslamî camiada dikkatle takip edilmeye başlanır. Kadir Mısıroğlu’nun yönetimindeki Sebil dergisinde yazmaya başlaması da aynı tarihlerden sonrasına denk düşer. Ziya Gökalp’le ilgili bir çevirisi Sebil Yayınları’ndan çıkar. Türk Edebiyatı ve Hareket’te yazar. Milli Gençlik Dergisi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Büyük Doğu, Pınar, Köprü, Mavera, Yazko Edebiyat vs. dergilerde yazıları görülür. Ortadoğu, Tercüman, Yeni Asya, Son Havadis, Yeni Devir… gazetelerinde yazdıkları dikkatli bir şekilde okunur. Kitapları Ötüken’den basılır. Kitapların sağ bir yayınevinden çıkması eski solcu arkadaşlarının kendisinden soğumasına sebep olur ve etrafından uzaklaşırlar. Bir gün onlara karşı sesini yükselterek şöyle der: “Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogtan kaçıyor, küskün; Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok.”</p> <p class="rtejustify">Şunu da belirtmek gerek ki, elli yaşından sonra söylemlerinde radikal değişiklikler yapan Cemil Meriç’in zaman zaman çelişkiye düştüğü de olmuyor değil. 1974 yılında Attila İlhan’ın taltif edici bir mektubuna karşı yazdığı cevapta şöyle der: “Kitaplarımı okumanı mutlaka isterim. Samimiyet ve zekâsına saygı duyduğum birkaç insandan birisin. Kendimi senin aynanda görmek, yani senin ölçülerinle değerlendirilmek beni çok memnun eder. Sağcı dergi ve yayınevleriyle çalışmama gelince: bu yolu ben seçmedim. Solun kadirnaşinas davranışı beni ister istemez ‘gerici’lerin kucağına değil, yanına itti. Bu yakınlığın fikrî iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca görürsün. Yalnızım ve yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmıyor dostlar arasında.”</p> <p class="rtejustify">Benzer serzenişlere yazarın 1964 yılındaki bir Jurnal’inde de rastlarız: “Benim trajedim şu birkaç satırda: Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşacaklarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış.”&nbsp; Büyük Doğu malum, ismi Necip Fazıl’la özdeş bir dergidir; Yön dergisi ise 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra yayımlanan, Doğan Avcıoğlu ve arkadaşlarının çıkardığı sol bir dergidir.</p> <p class="rtejustify">Attila İlhan Cemil Meriç’in solda kalmasını söyler. Hangi solda? diye cevap verir o da. “Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İlerici düşünceye istikamet veren son derece mürteci üç organı var: Cumhuriyet, Varlık, Türk Dili. Cumhuriyet, kurulduğu günden beri tefekkürü felce uğratmağa memur. Kurulu düzenin gerçek koruyucusu. Varlık, Cumhuriyet’in aylık nüshası.” Memlekette düşünen insanların türeyememesini bu “iki düzenbaz”ın marifeti olarak görür. Sonra da “Ne ben kendim kalarak bunlara katılabilirim, ne onlar beni içlerine alırlar.” der. Ayrıca Cemil Meriç kullandığı dilin, solun bütün nüanslarıyla kaynaşmasına mani büyük bir engel olduğunu ifade eder. Ondan vazgeçmenin ise bütünden vazgeçmek olduğunu anlatır. Ayrıca Meriç’e göre sağ cenahın en büyük problemi belki iman etmesinden, belki devlete aşırı bağlılığından soru sormaya&nbsp;cesaret edememesi olduğunu belirtir.&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Cemil Meriç’in kızı: Timüçirem</strong></p> <p class="rtejustify">Cemil Meriç’in ismini ve soyismini tersinden okuyarak kızına taktığı bir lakaptır: Timüçirem. Victor Hugo’nun kızı Adélé’in babasının ismini hecelerken yer değiştirerek “Torvic Gohu” demesi gibi, o da kızının ismini tersinden okur ve şaka yollu “Timüçirem Kraliçem” diyerek latife yaparmış. Zaman zaman ona iltifat ederek, “Sen kendini insan zanneden bir meleksin” dermiş kızına.</p> <p class="rtejustify">Ümit Meriç babasının yukarıda bahsettiğimiz eve dönüşünü o kadar içten ve o kadar içeriden bir kişi olarak anlatmış ki başka bir araştırmacı ve yazar kuşkusuz bunun üstesinden gelemezdi. Bunun altında babasının 24 saatini takip eden, aldığı nefesi bile tahmin eden tecessüs sahibi bir imza vardır. Bunu da ancak yazar bir babanın okuma ve araştırmaya meyyal yazar bir kızı (veya oğlu) yapabilirdi.</p> <p class="rtejustify">Ümit Meriç doktorayı verdikten sonraki bir buhran gecesinin sabahında ilk namazını kılar, sonra sabah akşam ve nihayetinde beş vakit namaz kılmaya başlar. O da “sıcak, dost, köklü bir inançlar manzumesi”ni paylaşan insanlar kervanına katılmıştır artık. Babası onun asabiyetini alan namaz kılmasından memnundur. Bu arada Karagümrük’teki Cerrahi tekkesine gitmeye başlar. Başlarda kızının bir tarikate girmesine sıcak bakmayan Cemil Meriç bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında gördüğü kişi, Cerrahî Tekkesinin şeyhi Muzaffer Efendi. Evlerine gelen Efendinin eğilip elini öpmüş, sonra da Muzaffer Hoca ‘Haydi beraber denize girelim’ demiş ve denize girmişler. Yine bir gün Cemil Bey bu defa kendisini yaşlanmış, yanakları sarkmış bir halde rüyâsında görür ve vecd halinde “Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illallah” diyerek uyanır. Ümit Hanım’ın bu rüyâya yorumu şöyle: “-Büyük dedesini kastederek- acaba Hafız İdris Efendi’nin evlatları ve torunları için yüzyıl önce ettiği duaları, Allah şimdi mi kabul ediyor?”</p> <p class="rtejustify">Ümit Meriç artık yeni okumalara başlar. Muzaffer Efendi’nin üç ciltlik İrşad’ını altını çize çize okuduğu görülür. Elmalılı Hamdi Efendi ve Hasan Basri Çantay’ın Kur’an meallerinden sonra Buharî’yi, Müslim’i, Tirmizî’yi bir mühtedi heyecanıyla okur ve altını çizerek fişler. Ahmet Cemil Akıncı ve Yaşar Kandemir’in Asr-ı Saadet ve Peygamberimizi anlatan kitaplarına merak sarar. Mahir İz’in Tasavvuf’unu bitirir. Baba-kız birlikte Mesnevi’ye başlarlar. Cemil Meriç Mısır radyosundan sahura kadar Kur’an-ı Kerim dinleyerek hane halkını sahura kaldırır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bir gün Cemil Meriç uzun bir süre sustuktan sonra kızına şöyle der: “Ümit, ben ölümden çok korkuyorum!” Bu konularda babası her zaman açılmazdı kızına. O da babasının bu içinden gelen açılışı üzerine teskin etmeye çalıştı. Benim için ölümle hayatın hiçbir farkı yok dedi. Şimdi yaşayan tarafım ölümden sonra da devam edecek, yalnız topraktan gelen tarafım toprağa gidecek diye devam etti. Konuşmasında tam bir Müslüman teslimiyeti vardı. Ümit Meriç sözlerini bitirdikten sonra Cemil Meriç, “Beni sev Ümit! Sevgine ihtiyacım var…” diyebildi ancak. Kızının mütevekkilâne konuşmasından çok etkilenmişti.</p> <p class="rtejustify">Bu arada Ümit Meriç doktorasını verdikten sonra hayat ve ölüm hakkında düşünmeye başlar. Dünyaya gelişimizin amacı konusunda kafa yorar, tefekkür eder. Gençlik yıllarında tutamadığı oruçları tutar. 15 yıllık bu oruçların toplamı 450 gün eder ve aralıksız tutmaya başlar. Ümit Hanım bu manevî yönelişten dolayı son derece huzurludur. Ancak baba Meriç, “Bu ne orucu evladım, evliya mı olacaksın?” der. 15 yıllık orucu tuttuktan sonra pazartesi ve perşembe günlerinde de niyet eder. Kızının namaza başlamasından sonra Cemil Meriç de namaza başlar. Artık babasını tek başına namaz kılarken görür. Babasını önceki yıllarda namaz takkesiyle rüyâsında gören Ümit Hanım buna son derece sevinir. Kızı, Cemil Meriç’in namaza başladığını eski komşularından Antepli Aydî Dede’nin torunu İsmet Aydınoğlu’na söyleyince o da şöyle demiş: “Cemil Meriç altmış yıldır gerilmiş bir yaydır. Onu namaz için camiye götürme. ‘Allah’ derse kubbe yıkılır. Namazını açık havada kılsın, gökyüzü dayanır.”&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Necip Fazıl’a 1982 yılında Türk Edebiyatı Vakfı tarafından “Sultanu’ş-şuara” ödülü verilen toplantıya Cemil Meriç de davet edilmişti. Ümit Hanım’ın rivayetine göre Cemil Meriç, Üstada namaza başladığını söyleyince o da “cennetten müjde gelmiş gibi” sevinmiş. Bu konuda bir rivayet de Mustafa Özel’den. Cemil Meriç’i kastederek, “benim arkamda kaç defa namaz kılmıştır” diyen Özel, “inancı da bütün o şüphe bulutu içinde bile bir cevher gibi yaşayan insan” diye anlatır.&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" lang="" about="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hüseyin Yorulmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 11/14/2019 - 14:54</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-204" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586112177"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Hakan Çağlayan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/204#comment-204" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Çok güzel anlatılmış hocam…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Çok güzel anlatılmış hocam teşekkür ederim Allah razı olsun</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=204&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="CPLUSpt7MwtI5wPARcR5mgNyDzJ023rSb4mD7xPcAWY"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 03/22/2020 - 20:14</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/204#comment-204" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=698&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="G1DLNy-9UwUUCs8fZJxGQSEZNZvKvLKZQy9ob3XRRPk"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 14 Nov 2019 11:54:53 +0000 Hüseyin Yorulmaz 698 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/evine-donen-yazar-cemil-meric#comments Bir Tutam Wittgenstein https://www.fikircografyasi.com/makale/bir-tutam-wittgenstein <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir Tutam Wittgenstein</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Batı felsefe geleneği bir zincir olarak düşünülmelidir. Rastgele bir halkadan yola çıkılırsa ya eksik ya da yanlış anlaşılabilir. Felsefeciler bunu bizden çok daha iyi bilirler ama biz vasat okuyucular da gözlem ve deneyimlerimizle bunun böyle olduğunu biliriz. Eski Yunan Felsefesini bilmeden Hümanizmayı, Hümanizmayı bilmeden Rönesansı anlamakta güçlükler yaşarız; tıpkı Rönesans’ın üçayağından biri olan Reformasyonu, tek başına ele alıp anlamaya çalışırken "deformasyona" uğrattığımız gibi. Hala zaman zaman dinde Reform tartışmalarının yapıldığı ülkemizde, tarihsel koşullar ve ihtiyaçlar bir tarafa bırakılarak, “biz de aynısını yaparsak, Avrupa gibi oluruz” kanaati böyle bir anlama ve anlayışın sonucudur. &nbsp;Bu konudaki her girişimin sonuçsuz kalması bize bir şeyler söylüyor olmalı. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bu durumda Wittgenstein’ı anlamak için oturup bütün bir &nbsp;Batı Felsefesini okumak mı gerekir? Kısmen evet, kısmen hayır. Hayır, çünkü her okuyucunun bunu yapma imkânı ve zamanı olmayabilir. &nbsp;Kaldı ki okuyucu her bir dönemi veya her dönemin felsefecilerini ayrıntılı ve derinlemesine öğrenmek zorunda da değildir.&nbsp; Bu sadece felsefe için değil diğer sosyal alanlar için de geçerlidir. Öyleyse nasıl ve ne kadar okuyacağız? Bana kalırsa, eğer konunun uzmanı olmayacaksak, genel bir bilgi, çoğumuz için yeterli olacaktır. Okuyarak kazandıklarımızla, okumayarak kaybettiklerimizi karşılaştırarak kazancımızı ve kaybımızı tespit edebiliriz.<br /> <br /> &nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Felsefe Okumak</strong></p> <p class="rtejustify">Felsefe ve felsefecilerle ilgili akademik yazıların, hatta genel olarak akademik kitap ve makalelerin pek okunmadığını hepimiz biliyoruz. Zaten doğası gereği zor olan felsefe gibi bir konuyu, yine felsefi ve ağdalı bir dille anlatmaya çalıştığımızda okunmuyor olmasını pek de yadırgamamak gerekir. Bir başka husus da çoğumuzun, &nbsp;bu tür metinleri okuduktan bir süre sonra unutuyor olmamızdır. Bunun da nedeni, yine kanaatimce, söylenenlere kendi kültürümüzde, kendi dünyamızda bir karşılık bul/a/mayışımızdır. Ya da bulduklarımızın hayatımızda belirgin bir değişiklik yol açmamasıdır. Dolayısıyla, bizim burada felsefe ile ilgili yazdıklarımız,&nbsp; Mustafa Everdi’nin deyimiyle, bir tür vulgarize felsefedir, asıl felsefeyi işin uzmanlarına bırakmayı da edepten sayarız.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/ludwig-wittgenstein.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Wittgenstein renkli bir kişilik.&nbsp; Karşı karşıya gelindiğinde oturup tartışabileceğimiz, kızıp gülebileceğimiz bir insan.&nbsp; 20. yüzyılın adı en çok anılan felsefecilerinden biridir; Yahudi asıllıdır, makine mühendisi,&nbsp; cephede asker, esir kampında tutsak, üniversitede hoca, &nbsp;lisede öğretmen ve nihayet &nbsp;Viyana’daki bir manastırda bahçıvan yamağıdır. Babasından kalan mirasın yarısını yazar ve düşünürlere bağışlayan bir meczup. Sekiz kardeşinden üçünün intihar etmiş olması, onun hakkında bir bilgi verir mi bilmem ama hayatı boyunca hep içe kapanık bir çocuk ve insan olarak yaşamıştır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Wittgenstein’i ilk kez Tractatus’la &nbsp;tanıdım. Altını çizerek okuduğum -ki bunlar toplam metnin en az dörtte biri kadarını oluşturur- kitabı yıllar sonra elime aldığımda, altını çizdiklerim de dahil, üzülerek söyleyeyim, bir tek cümlesini bile doğru hatırlayamadım. Mutlaka bir şeyler kalmıştır diye kendimi teselli ettim ama üzüntüm geçmedi.</p> <p class="rtejustify">Düşünürün “dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” cümlesi, olağanüstü bir buluş, bir tanımlama olarak hep tekrar edilmektedir. &nbsp;Eğer kastedilen, ses ve anlamdan ibaret “dil” ise, tanımlama, dilsizleri saf dışı bırakıyor demektir. Oysa böyle bir dilsiz, herhangi bir dile ihtiyaç duymadan muhteşem bir sanat eseri yaratabilir, örneğin resim yapabilir, bir müzik aleti çalabilir. Öte yandan böyle bir cümlenin varlığından haberdar olmayan binlerce insan, dil dünya/düşünce arasında yakın bir ilişki olduğunu rahatlıkla görebilir veya düşünebilir. &nbsp;Çoğu durumda olduğu gibi bu sözü Wittgenstein değil de, kasabada yaşayan bir öğretmen söyleseydi, belki kimse kayda bile almayacaktı. Bu, söylenen sözü küçümsemek değildir, ancak sözü tekrarlayarak dünyamızı genişlettiğimiz, çok sonradan ya da farkına geç vardığımız, her kapıyı açan bir anahtar da değildir. Hatta bir adım daha ileri giderek, bu aforizmayı kullananların çoğu tam olarak neyin kastedildiğini bile anlamaktan uzaktır. &nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bir yazarın ya da düşünürün söylediği her sözü bir hakikat gibi allayıp pullamak, sözü söyleyene de haksızlık olur.&nbsp; Örneğin başlangıçta resim-dil kuramı üzerinde çalışan Witgenstein, &nbsp;daha sonra bundan vazgeçip oyun-dil kuramına yönelir. Kazara oyun-dil kuramından haberdar olmayan bir okuyucu onu resim-dil kuramı üzerinde çalışan biri olarak tanımış olacaktır.</p> <p class="rtejustify">"Felsefenin amacı düşüncelerin mantıken aydınlatılmasıdır”. Felsefe bir öğretim değil, bir etkinliktir. Felsefi bir eser o halde aslen "açımlamalardan" oluşur. Felsefenin neticesi, “felsefi önermeler” değil, “önermelerin aydınlatılmasıdır”. &nbsp;Başka türlü bulanık ve karmaşık olacak düşünceleri açık kılmalı ve kesinlik ile sınırlamalıdır. Açıklama/açımlama konusunda bu vurguya karşın “üzerine konuşulamayan konusunda susmalı" &nbsp;ifadesi bizi biz ters köşe yapar. Üzerinde konuşulmayan ne demek? Felsefe açıklar/açımlar diyen birisi burada kendisiyle ters düşmüş olmuyor mu? “Yeri geldiğinde susmalı (söz sükûttur)” &nbsp;mı yoksa “düşüncelerimiz ifade ederken tıkandığımız bir nokta var” mı kastedilmektedir. Dahası üzerinde konuşulamayan bir şey/konu hakkında nasıl susulur? &nbsp;Aslında her iki durumda da hiç de yabancısı olmadığımız bir görüş dile getirilmektedir.&nbsp; Biliyorsak konuşacağız, bilmiyorsak susacağız. O zaman felsefe ne yapacak? &nbsp;Buradan yola çıkarak felsefenin yapacağı bir şey kalmamıştır sonucuna bile varabiliriz.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Aristo: "Dil düşüncenin elbisesidir"</strong></p> <p class="rtejustify">Dil ile nesne/olgu arasındaki ilişki konusu eskiden beri bilinmektedir. Aristonun “dil düşüncenin elbisesidir” sözünü hatırlarsak, bu ilişkinin iki bin yıldır bilindiği ortaya çıkar. Deneyimlerin biricikliği konusunda söylediği “başkalarının bana dünya hakkında söyledikleri, benim dünya deneyimimin çok küçük ve önemsiz bir bölümünü” oluşturur sözü de yeni tespit olmaktan uzaktır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Mantığın tüm önermeleri&nbsp;totolojinin genellemeleridir ve totolojinin tüm genellemeleri mantığın önermeleridir, “bunlardan başka mantıksal&nbsp;önerme&nbsp;yoktur” savı ise başlı başına bir totolojidir.&nbsp; Doğrusu buradan yola çıkarak hangi sorumuza cevap bulmuş olacağımız konusunda hiçbir fikrimiz yoktur.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Çoğunluğu Tractatus’ta yer alan ve ilk anda insanı çarpan, ancak azıcık dokunulduğunda foyası ortaya çıkan, çok sayıda benzer yargı cümlesi var.&nbsp; Bunlardan biri de “'sevilmeye, hayran olunmamaya çalış” cümlesidir. Bunda nasıl bir kötülük gördüğünü anlamak ise oldukça zordur.&nbsp; Oysa biz &nbsp;“marifet iltifata tabidir” diyenlerdeniz. Yunus Emre’yi hatırlatmaya gerek var mı? Hele hele hayranlığı zayıflık ve zavallılık olarak görmek, hayran olunanı da kibirli olarak tanımlamak, içinde gerçeklik payı olsa bile, bize çok da uymayan bir tanımlamadır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Filozofumuz diyor ki “Ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir”. &nbsp;Ve biz bunu asırlardır biliyoruz. Basitçe kendimizi değiştirmeden başkasını değiştirmeye kalkmamalıyız demek istiyor. Felsefe konusunda söylediklerine katılıyoruz&nbsp; "felsefe… büyülü şatoda büyülü bir şey gibi görünür, oysa dışarıda, günışığında bakıldığında, sıradan bir demir parçasından başka bir şey değildir."</p> <p class="rtejustify">Wittengstein'ın sistematik bir felesefesi yoktur. &nbsp;Bazı konularda Kant’ın etkisinde kalmıştır.&nbsp; Örneğin "anlamlandırma” konusunda, &nbsp;&nbsp;&nbsp;Kant'ın dış dünyaya ilişkin bilgiyi elde etme sürecini savunur.&nbsp; Zihin “ nedensellik, zorunluluk, karşıtlık, olanaklılık, bütünlük” gibi filtreler kullanır ve rasyonalize eder. &nbsp;Wittgenstein dili bir “inşa” olarak görür. Dilin kendi tutarlılığı ile dış dünyanın gerçekliğinin ayrı şeyler olduğu, bu dilin kendi tutarlılığının bize dış dünya hakkında gerçeğin bilgisini verdiği yanılgısını yarattığını söylemesi aynı teorik temele dayanır.</p> <p class="rtejustify">Felsefeyi &nbsp;“dili yanlış anlamanın bir yan ürünü” olarak tanımlar. Tractatus’un giriş cümlesi bir “felsefe”&nbsp; kitabında pek rastlayamacağımız türdendir. &nbsp;“Bu kitabı, belki de yalnızca, içinde dile getirilen düşünceleri ya da benzeri düşünceleri daha önce düşünmüş olanlar anlar”.&nbsp; Kısaca ben bu kitabı benim gibi düşünenler için yazdım diyor. Başkalarının okumasına gerek yok. Bana sadece “hakikat arayıcısı derseniz, mutlu olmam için bu yeter bana” dediği için &nbsp;aynı yolun yolcusu olduğumuzu söyleyebiliriz.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bazen insanı gülümseten aforizmalarla karşılaşırız, “benim önermelerimi anlayan sonunda onların anlamsız olduklarını görür”,&nbsp; gibi.&nbsp; Ve “bugün felsefe öğreten, başkasına sunduğu yiyeceği, ona ağzının tadına uygundur diye değil, ağzının tadını değiştirmek için verir" diyerek de yaptığı işi küçümser. &nbsp;Öte yandan “felsefe, dilin yanlış anlaşılması ve konuşulması sonucu ortaya çıkmıştır”&nbsp; diyecek kadar felsefecidir.</p> <p class="rtejustify">Yanılgılarımıza dikkat çeker. Bizim,&nbsp;kendi gözündeki merteği görmez ama başkasının gözündeki çöpü çıkarmaya çalışır sözüne benzer şekilde, modern insan "yere çizdiği düşmanının resmine mızrağını saplayan yerliye güler, sonra cüzdanından çıkardığı çocuğunun resmini öpmekte beis görmez. Oysa temelde ikisi de aynı şeydir." der.</p> <p class="rtejustify">Akıl ile ahlak arasında bağlantı kurar. "Keşke biraz daha aklım olsaydı, &nbsp;o zaman daha ahlaklı olurdum" der. &nbsp;Ahlâk neyin değerli ve yaşamın anlamının ne olduğunu sorgular veya yaşamı yaşanmaya değer kılan şeyi veya doğru yaşama tarzını. Bunlar da yabancısı olmadığımız, günlük hayatta kullandığımız harcıalem cümlelerdir. Bizim kültürümüzde de, benzer şekilde, akılla din, akılla ahlak arasında bir bağ vardır.&nbsp; “Mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz çünkü o zaman mantıksız oluruz” derken neyi kastettiği ise pek açık değil.</p> <p class="rtejustify">Dile biraz Derridavari yaklaşır. Şöyle der;&nbsp; Şu iyi bir sandalyedir, dersem, bunun anlamı, bu sandalye belli, önceden belirlenmiş bir amaca yarıyor demektir ve "iyi" sözcüğünün, bu amacın önceden saptanmış olması bakımından ancak burada bir anlamı vardır. Görece anlamda "iyi" esasında, belli, önceden belirlenmiş bir standarda varılmasından başka bir şey değildir. Eğer örneğin, bu adam iyi bir piyanisttir dersek, bununla, onun belli bir güçlük derecesindeki parçaları belli bir beceriklilik derecesinde çalabildiğini kastederiz.</p> <p class="rtejustify">Benzer şekilde eğer ben, üşütmemem benim için önemlidir dersem, bununla, bir soğuk algınlığının benim yaşamımı, belli bir tarzda rahatsız edeceğini kastederim ve eğer ben, bu doğru yoldur dersem, bununla, bu yolun belli bir amaca yönelik olması bakımından doğru ve ona göre olduğunu kastederim. &nbsp;Böyle kullanıldığında bu cümleler, hiçbir güçlük ve asla derin sorunlar yaratmazlar. Ama bu, onların ahlâkta kullanıldıkları tarz değildir. Varsayalım, ben tenis oynuyorum ve biri beni oynarken gördü ve bana ama siz oldukça kötü oynuyorsunuz, dedi ve ben de ona şöyle cevap verdim: "kötü oynadığımı biliyorum, ama asla daha iyi oynamak istemiyorum". Bunun üzerine şöyle diyebilir.&nbsp; "Peki, öyleyse sorun yok" &nbsp;ama varsayınız ki ben, sizden birine göz göre göre yalan söyleseydim ve o da bana "davranışınız iğrenç." deseydi ve bunun üzerine ben ona "kötü davrandığımı biliyorum, ama hiç de daha iyi davranmak istemiyorum." deseydim, o zaman da o, "peki, öyleyse sorun yok." diyebilir miydi? Kesinlikle hayır; muhtemelen şöyle derdi: "o zaman sizin daha iyi davranmayı istemeniz gerekecektir." &nbsp;Ve ilkinin&nbsp; göreceli bir yargı olmasına karşın, bu&nbsp; mutlak bir değer yargısıdır.&nbsp;&nbsp; Bu ikisi arasındaki fark şudur: her göreceli değer yargısı, olguların yalnızca bir saptanmasıdır ve buna göre de formüle edilebilir.&nbsp; Sizce bütün bunları bir iki cümlede, hatta tek cümlede ifade etmek mümkün değil midir? Kişisel yargılar görecelidir!</p> <p class="rtejustify">Sonuç olarak, &nbsp;benim hayatımda dramatik bir değişiklik yaratmadı. Umarım sizinkinde yaratır. &nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/hasan-boynukara" lang="" about="/yazarlar/hasan-boynukara" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hasan Boynukara</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 10/31/2019 - 21:50</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=689&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="Lo7cm9g_16RWlgActivtRPktGEtRvKfQPLRKp6XWqA4"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 31 Oct 2019 18:50:51 +0000 Hasan Boynukara 689 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/bir-tutam-wittgenstein#comments Nuri Pakdil: Bir Yalnız Ardıç’ın gölgesinde devinim https://www.fikircografyasi.com/makale/nuri-pakdil-bir-yalniz-ardicin-golgesinde-devinim <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Nuri Pakdil: Bir Yalnız Ardıç’ın gölgesinde devinim</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Nuri Pakdil’i tanımazdım.</p> <p class="rtejustify">İhtilalden hemen sonra, henüz orta kısımdaydım, lisede edebiyat öğretmenim olacak olan Hasan Ali Kasır (rh) Develi’de bir kitabevinde otururken beni Edebiyat Dergisi’ne abone etti. Parasını kendisi ödemek şartıyla: ki dergiyi zaten okuyordum, her sayısının gelmesini iple çekiyordum da satın alacak param olmazdı. Artık abone olmuştum, her sayı çıktığında gelip kitabevinden dergimi alıyordum.</p> <p class="rtejustify"><strong>Ortadoğu ateşini uyandıran Edebiyat Dergisi</strong></p> <p class="rtejustify">Okumadığım, atladığım satırı olmazdı derginin. Pakdil’in çağdaş Arap şiirinden, Fransızca üzerinden, yaptığı çeviriler heyecan vericiydi. Edebiyat Dergisi Ortadoğu ve Afrika ateşini uyandırmıştı gönlümüzde.</p> <p class="rtejustify">“Vatandaş” lakaplı rahmetli Hasan Ali Kasır’ın, Aylık Dergi’de yayımlanan “Cihanşumûl Leyla” şiiri mesela Nuri Abi’nin tutuşturduğu meş’alenin elden ele devrettiğinin şahidi:</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <blockquote> <p class="rtejustify">&nbsp;“Vefâlı bir cânanı çağrıştırır gözlerin</p> <p class="rtejustify">Yüzün ki birazı Matahari sanki, birazı senin</p> <p class="rtejustify">Biraz vaha serinliği sarar yüreğime</p> <p class="rtejustify">Cevrin bir tutkudur bende vazgeçemediğim</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Koynunda büyümek, büyümek zulmün Delâl</p> <p class="rtejustify">Nasıl bir duygu/nice bir âfet sen bilirsin</p> <p class="rtejustify">Ve sen bilirsin yüreğimin Ortadoğusu’nda</p> <p class="rtejustify">Umutlarımı yarınlara öfkeyle sarmalayışımı”</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> </blockquote> <p class="rtejustify">“Zulmün koynunda büyümek”, “umut” ve elbette bir yüreğin Ortadoğu’su Nuri Ağabey’in açtığı çığırın capcanlı devam ettiğini gösterir. “Vefâlı cânan” sanki Türkiye’dir, ama sanki değildir henüz. Özlenendir.</p> <p class="rtejustify">Yalnız Ardıç’ın gölgesi sadece Maraş’a ve Ankara’ya değil, Develi’ye de düşmüştür.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Nuri Pakdil’i tanımazdım.</p> <p class="rtejustify">Nasıl kitap okuduğunu hiç görmedim. Şahit olanlar anlattılar. Kalkar, traşını olur, kravatını takar ve masasının başına oturup kitabını okumaya başlar. Okumak Pakdil’de bir boş zaman uğraşısı değil, zamanı dolduran, dirilten eylemdir.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Türkiye boyun ağrılarından kurtulurken</strong></p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Birkaç sene önce, sanırım kendisi onur konuğuydu, Kahramanmaraş Kitap Fuarı’nda rûberû karşılaşıp halleşmek, sohbet etmek imkânı buldum Nuri Abi’yle. Fuardan çıkıp giderken oğlum Abdurrahman Taha “Baba, Nuri Pakdil kitaplarını imzalıyor” deyince döndük hemen. Gidip elini tuttum. Saat 18 olmuştu, fuarın kapanış saati. Kalabalık kitap imzalatmak için sırada bekliyordu. O kitap imzalamaya ara verdi, 10 dakika hiç bırakmadı elimi. Ortadoğu’yu konuştuk.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/yazar-nuri-pakdil-.jpg" style="float:left; margin-right:20px; text-align:justify; width:280.594px" /></p> <p class="rtejustify">“Siz Türkiye’nin boyun ağrılarından söz ederdiniz Edebiyat Dergisi’nde” dedim ve devam ettim: Artık Türkiye boyun ağrılarından kurtulmaya çalışıyor. Bu, sadece şimdiki iktidara mahsus da değil. İsmail Cem’in dışişleri bakanlığı döneminde başlayan, Özal devrinde devam eden, ancak AK Parti döneminde daha somut meyveleri görülmeye başlayan yeni bir mevsim.</p> <p class="rtejustify">Bu minval üzre devam etti sohbet:</p> <p class="rtejustify">Boyun ağrılarından kurtulmaya çalışırken ister istemez çatır – çutur sesler geliyor. Yüzünü sadece batıya çevirmişken başka yönlere, önüne, sağına soluna, Ortadoğu’ya, Karadeniz’e, Asya’ya yönelen Türkiye sahadan uzun zaman önce çekildiği, hem de irtibatını koparmaya çalıştığı için hatalar yapıyor. Evet, Türkiye’nin bölge ile alakadar olması doğru; ancak Tunus dışında sahada iş tutulan ortaklar sorunlu. Bölgeye ilişikin dış politika tercihlerinde sadece Tunus’ta tam başarılıyız, bunda da oradaki müttfiklerimizin basiret ve dirayeti sonucu belirliyor. Libya’da bir dönem iyi başlamışken kısa süre sonra etkin bir aktör olmaktan uzaklaştık. Fas ve Cezayir’de sömürgeci Fransa’nın bile çok gerisinde seyrediyor ilişkilerimiz.</p> <p class="rtejustify">Suriye’de en başta takip ettiğimiz&nbsp; sınırları açma, vizeleri kaldırma, ortak bakanlar kurulu toplama, üniversitelerin ortak çalışması, ortak sanat etkinlikleri ile tezahür eden kardeşlik iklimi gayet isabetli idi ve devam ettirilmesi icap ederdi. “İkinci bir Hama’ya ve Humus’a izin vermeyeceğiz!” havasıyla başlayan ikinci perdede ise yapılan her şey yanlıştır. Tek doğru ise yapılan değil yapılmayan bir şey: savaşa girmek! Velhasılı Ağabey, Türkiye’nin boyun ağrılarından kurtuluyor olmasına sevinsek de, henüz ne Mısır’ı, ne Suriye’yi, ne Yemen’i, ne İran’ı, ne de Afrika’yı tanıyoruz.</p> <p class="rtejustify">Şu Arap ayaklanmaları eskiden olsaydı hariciyemiz “komşularımızın iç işlerine karışmayız!” diyerek bir kenara çekilirlerdi. YeniTürkiye, komşusunda çıkan yangınlara müdahil olarak mümkünse yangını söndürmeye, mümkün olmazsa evlad ü ıyali kurtarmaya çalışıyor. Ancak her kademede bölgeyi tanıyan, bilen uzmanlar, memurlar, sanatçılar, yazarlar, akademisyenler, iş adamları ve kurumlar var oldukça ve belki birkaç nesil içinde boyun ağrılarımızdan tamamen kurtulmamız mümkün olacaktır.</p> <p class="rtejustify">Aşağı yukarı bunları söyledim. İlgiyle dinledi, heyecanlandı… Adımı ve telefon numaramı kaydetti. Bildiğim dilleri sordu. Kitaplarının Türkçe okumayan devrimcilere de ulaşması onların gönlünde bir “umut” yeşertmesi, “klas duruş”un evrende yayılması “derviş hüneri” “bağlanma”nın - ki buna bazen “biat” denir- “put yapımevleri”ni yer ile yeksan etmesini isterdi. Benden de bir katkı beklediğini söyledi.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Heyecanını asla yitirmeyen adam</strong></p> <p class="rtejustify">Yılbaşı ve bayram gibi özel zamanlarda içinde mutlaka “devrim” umudu taşıyan mesajlar gönderdi. Zaman zaman, her defasında Maraş’ta olmak üzere buluştuk. Bir keresinde Ali Karaokur dostum ve Mustafa Sıddık Uslu üstadımızla birlikte gençleri de yanımıza alarak rahmetli Fatih Pakdil’in bağında bir araya geldik. Uslu Hoca’yı görünce eski günleri yâd ettiler. Haydi Rasim’i (Özdenören) arayalım dediler. Kaç güzel adam kalmıştı ki cihanda.</p> <div class="Pakdil sınırları açtı. Zihindeki, gönüldeki sınırlar aşılmadan coğrafî sınırların açılması mümkün değil."> <div style="border: 5px solid #999; margin:20px; padding:20px; float;right;"> <p>Pakdil sınırları açtı. Zihindeki, gönüldeki sınırlar aşılmadan coğrafî sınırların açılması mümkün değil.</p> </div> </div> <p>Ömrünün son yıllarında Maraş’a daha sık gelmeye başlamıştı. Tevafuken ben de çokça eğleşiyordum her gidişimde. Vicahen son görüşmemiz, Pakdil’in yazı hayatında hatırı sayılır bir yeri olan bir mekândaydı. Bir oteldi burası.</p> <p class="rtejustify">Karaokur ve Uslu da oradaydı. Uslu Hoca ile, İzmit’te tren hattı boyunca gidip gelerek kimbilir kaç saat devam eden sohbeti, kimbilir kaçıncı kez zevkle anlatışlarını dinledik. Mustafa Sıddık Uslu İzmit İmam-Hatip Lisesi’nin müdürüdür. Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi’ni tanıtmak ve abone bulmak için gelmiştir. O gün neler konuştuklarını, hangi cümleleri kurduklarını büyük bir keyifle anlattılar, birinin bıraktığı yerden öbürü alarak.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/nuri_pakdil.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:30%" />Bayramdı, Nuri Abi şeker de yedi, hepimize de ikram etti. Kendisi portakallı olanı tercih etti.</p> <p class="rtejustify">Heyecanlı bir adamdı, baştanbaşa heyecandı.</p> <p class="rtejustify">Nuri Pakdil devrimcidir demek nakıs; o başlıbaşına devrimdir.</p> <p class="rtejustify">Devrim devam ediyor. Söze dökülen, vücut elbisesi giymiştir.</p> <p class="rtejustify">Ahmet Taşgetiren bu yılı “Nuri Pakdil okumalar yılı” ilan etti. Evet, belki artık Nuri Pakdil okumanın vakti gelmiştir.</p> <p class="rtejustify">Nasılsa gömlek değiştirdi.</p> <p class="rtejustify">Nasılsa en iyi devrimci gömleğini değiştirmiş olandır!</p> <p class="rtejustify">Yine de okurlarının, özellikle gençlerin gönlünü genişletmeye devam edecek Pakdil’in geride bıraktığı yapıtları.</p> <p class="rtejustify">Nuri Pakdil okumalıyız ki:</p> <p class="rtejustify">“Alışmalıyız, sorunları evrensel boyutlarda düşünmeye. Mutlluk da, mutsuzluk da ulusal sınırları taşıyor. Özgürlükler de böyle.”</p> <p class="rtejustify">Pakdil sınırları açtı. Zihindeki, gönüldeki sınırlar aşılmadan coğrafî sınırların açılması mümkün değil.</p> <p class="rtejustify">Nuri Pakdil’i tanımazdım.</p> <p class="rtejustify">Cezayir’in, Mısır’ın, Afrika’nın esintilerini onun yazılarında, çevirilerinde teneffüs ettim ilkin. France Islam mecmuasından derlediği özetler, Le Monde gazetesinden aktardığı anekdotlar… Beni en çok heyecanlandıran Arap Şiiri – I ve II güldesteleri olmuştu.</p> <p class="rtejustify">Nuri Ağabey’in, hem de Arapça bilmeksizin bunu yapmış olması, Arapçayı anamın ak sütü gibi helalinden öğrendikten sonra bana bir ödev yüklemişti. Çağdaş Arap Şiiri güldestesi hazırlamak istedim.</p> <p class="rtejustify">Gerici Arap rejimlerinin korkulu rüyası Ahmed Matar başta olmak üzere münferit şairlerden çeviriler yapmış ve yayımlamıştım. Mahmud Derviş ve birkaç Filistinli şairle Kahire Kitap fuarında tanışmış, şiir kitapları almıştım.</p> <p class="rtejustify">Ancak güldeste hazırlamak bir iddia. İddialar ispat ister. Kahire Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı okuyan bir genç şairle tanıştığımda hemen ondan Türkçeye tarafımdan tercüme edilmek üzere çağdaş Arap şiiri seçkisi yapmasını istirham ettim. O da bunu memnuniyetle kabul etti. Lakin, sonradan Türkiye’ye yerleşen, şimdi Ankara’da ikamet eden bir gazeteci, ismi lazım değil M.A. bu heyecanlı projeye taş koydu. Seçkiyi yapacak genç şaire, bunun için benden para istemesini, benim nasıl olsa bu kitabı çevirip yayımlattıktan sonra para kazanacağımı filan söylemiş.</p> <p class="rtejustify">Paranın konuşulduğu bir yerde tılsım bozulur. Öyle oldu. Ne o genç şair bir seçki yaptı ne de ben başka bir yol denedim. Oysa Pakdil, yıllar önce kıt imkânlarla, hem de iki cilt (sonra birleştirildi) Arap Şiiri güldestesi hazırlamıştı.</p> <p class="rtejustify">Bu hikayeyi böyle ayrıntılı nakletmemin sebebi, o tarihlerde şahsen tanımadığım bir yazarın, çok satmayan bir derginin, asla iyisatar olmayan kitaplar yayımlayan bir yayınevinin yarattığı devinimin beni Kahire’ye kadar takip etmiş olmasına tanıklık etme arzusudur.</p> <p class="rtejustify">Biz evrene tanık olmak için gelmiş canlarız. Ben Pakdil’i gördüm. Nuri Pakdil’in yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa soyunmayıp sadece ve sadece tanık makamında durduğuna şehadet ederim.</p> <p class="rtejustify">Sükût sözden yücedir.</p> <p class="rtejustify">Tanık, şehadetini eda ettikten sonra sükûta varır.</p> <p class="rtejustify">Öyle oldu!</p> <p class="rtejustify">Nasılsa en iyi devrimci gömleğini değiştirmiş olandır! Yine de okurlarının, özellikle gençlerin gönlünü genişletmeye devam edecek Pakdil’in geride bıraktığı yapıtları.<br /> <br /> Biz evrene tanık olmak için gelmiş canlarız. Ben Pakdil’i gördüm. Nuri Pakdil’in yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa soyunmayıp sadece ve sadece tanık makamında durduğuna şehadet ederim.</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/fatih-okumus" lang="" about="/yazarlar/fatih-okumus" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Fatih Okumuş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 10/20/2019 - 12:09</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=680&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="6nQ7RjlkGXYxD_neRWLeFjpazco356xoFgZZC8t3B-o"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 20 Oct 2019 09:09:26 +0000 Fatih Okumuş 680 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/nuri-pakdil-bir-yalniz-ardicin-golgesinde-devinim#comments Azmin zaferi: Emin Işık Hoca https://www.fikircografyasi.com/makale/azmin-zaferi-emin-isik-hoca <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Azmin zaferi: Emin Işık Hoca</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>“Bir Neslin Öncüsü Celâl Hoca” (2011) çalışmasını hazırlarken kapısını en çok çaldığım hocaların arasında Emin Işık geliyordu. Zira talebeleri arasında hoca hakkında en çok kalem oynatmış, konuşmuş kişi oydu. Aynı zamanda yaşayan talebeleri arasında Celâl Hoca’yı en iyi tanıyan da. Emin Hoca bir konuyu anlatırken “efrâdını câmi ağyârını mâni” bir şekilde çok yönlü anlatır, en ufak ayrıntıları bile gözden kaçırmazdı. Yakından tanıdığı hocasını ondan dinlerken meğer kendisini anlatmış. Biz bu yazımızda, elimizdeki notlardan da yararlanarak muhtasar bir Emin Işık portresi çizmeye çalışacağız. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Emin Işık Hocamıza ve onun da hocalarına rahmet niyazı ile…</p> <p><strong><em>Azmin zaferi</em></strong></p> <p>1936 yılında Hatay Kırıkhan’da doğdu ve ilkokulu burada tamamladı. Babası Hoca Şemseddin Efendi oğlunun eğitimi üzerinde hassasiyetle durduğundan onu ilçedeki Kur’an Kursuna verdi. Burada hıfzını tamamladı. Aynı zamanda Kırıkhan Büyük Camide müezzinlik yapıyor, müftüden de özel ders alıyordu.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/emin_isik_2.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:536.5px" /></p> <p>Emin Işık Kur’an kursunda okurken 1951 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bütün müftülüklere İmam-Hatip Okullarının açılacağına dair bir genelge yolladı, bu okula gidecek o muhitteki öğrencilerin yönlendirilerek teşvik edilmesi isteniyordu. Genelgeden de anlaşılıyor ki Türkiye’de yedi vilayette İmam-Hatip Okulu açılacak. Henüz 15-16 yaşlarında öğrenme aşkı ile dolu bu genç adam vekil müezzinliği de başarıyla sürdürüyordu. Müftü bir gün Emin’i yanına çağırarak, yedi ilde İmam-Hatip Okulu açılacağını, bunlardan birinin de Kırıkhan’a en yakın yer olan Adana’da faaliyete geçeceğini söyledi ve gitmesini teşvik etti. Sonra babasıyla da konuştu. Babası önce tereddüt etti. Evladım dedi, sen burada en iyi hocalardan ilim öğreniyorsun, daha yeni Kafiye’ye başladın, orada sana ne okutacaklarını bilmiyoruz. İlimse ilim, burada okuyacaksın dedi babası. Müftüden Arapça dersi alıyordu. Hamarat bir çocuk, hem müftü odasını temizliyor, hem Arapça okuyor, hem de müezzinlik yapıyordu.</p> <p>Emin babasına itiraz etti, okul başka dedi, ben bu okulda okuyacağım diye diretti. O zamanlar her çocuk babasına karşı böylesine dobra bir şekilde direnemez, söz söyleyemezdi. Babası da bu mekteplerin programını bir araştıralım o zaman dedi alttan alarak, ne okutacaklar, ne öğretecekler diyerek endişesini belirtti. O günün şartlarında Milli Eğitimin sahici bir din eğitimine sıcak bakacağını sanmıyordu. Milli Şef döneminden yeni çıkılmış. DP büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş ama millet ne olduğunu beklemeye çalışıyordu. Milli Eğitimde ve Talim Terbiye Kurulunda Milli Şef döneminin muktedirleri iş başındaydı. 1946 yılında kaybettiği halde iktidarı vermeyen CHP, ne oldu da 1950’de DP’ye iktidarı teslim etti?! Bütün bunlar bir soru işareti idi baba Şemseddin Efendi için!</p> <p>Mehmet Uyanık İslahiye müftüsü ve aynı zamanda babasının arkadaşıydı. Emin öteden beri ona amca diye hitap ederdi. Mehmet Amca dedi İslahiye müftüsüne bir gün, yeni açılan İmam-Hatip Okulları hakkında ne düşünüyorsun, ben gitmek istiyorum ama babam çok da taraftar değil. İslahiye müftüsünün cevabı, ilim öğrenme aşkı ile yanıp tutuşan Emin’i ikna etti: “Evladım daha iyisi yok ki seni oraya gönderelim!” Babasına Mehmet Amcasının söylediklerini de aktardı. Buna rağmen bir sene babasını ikna etmekle geçirdi.</p> <p>1952 yılının şubat ayında Antakya’dan tanıdığı Zeki Ünal isminde hafız bir arkadaşı ile sokakta tesadüfen karşılaştı. Zeki adı gibi zeki ve çalışkan bir çocuktu. O da Emin gibi hafızdı. Meğer o erken davranıp Adana İmam-Hatip Okuluna kaydını çoktan yaptırmış, okulun bir numaralı öğrencisi olarak bir sömestr ders de görmüşlerdi. Zeki arkadaşını görür görmez, senin burada ne işin var dedi Emin’e. Sen tam da bizim okulun aradığı talebesin. Bak hafızlığın da var, sesin de güzel, üstelik Arapçayı da az çok öğrenmişin. Daha ne duruyorsun, bu okulun tam senin gibi öğrencilere ihtiyacı var!&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p>Ya Zeki dedi Emin Işık arkadaşına, senle Kırıkhan’a beraber gidip bu söylediklerini bir de babama söylesene! Ben ikna edemedim, belki senin birinci ağızdan söylediklerine inanır. Gerçekten de Zeki’yi Kırıkhan’a aldı götürdü, üç gün de kendi evlerinde misafir etti. Babası çocuğun safiyane bir şekilde anlattıklarından sonra ancak ikna olabildi.</p> <p><strong><em>Adana İmam-Hatip Okulu</em></strong></p> <p>Bu arada müezzinlik yaptığı Büyük Camiye kadro da gelmiş, resmi olarak müezzin de tayin edilmişti. Yaşı itibariyle zaten 18’inden küçük olduğu için görev de alamıyordu. Fahri olarak yapıyordu bu işi. Babası oğluna bıraktı tercihi. Emin Işık Adana’ya tek başına gitti ve kaydını yaptırdı. Kayıt işi o kadar da kolay olmaz. Müdür muavini Mustafa Gül nüfus hüviyet cüzdanını görünce yaşı büyük olduğu için kayıt yapmakta tereddüt etti ve müdür İsmail Hakkı Ergin’e çıktılar birlikte. Müdür bir nüfus cüzdanına baktı, bir Emin Işık’a; ondaki enerjiyi ve çakmak çakmak bakışlarını görünce kıyamadı, bu çocuğu mutlaka buraya almalıyız, bu bize lâzım dedi. Babacan, talebe canlısı bir adamdı. Hatta şu yaştan yukarısı alınmaz şeklinde bakanlıktan bir yazı gelirse, mahkemeye gider yaşını bile küçültebiliriz, diye düşündü.&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/emin_isik_3.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Emin Işık beşinci sınıfın sonuna kadar Adana İmam-Hatip Okulunda okudu. Aynı okuldan Hüseyin Top üçüncü sınıftayken İstanbul’a gitmiş, okul müdürü Celâl Hoca olduğu için zorluk çıkarmadan hemen kaydını yaptırmıştı. Celâl Hoca İmam-Hatibe gelen her bir talebeye yangından kurtarılacak kişi gözü ile baktığı için kıyamaz, herkesi okula kaydedermiş. Üstelik sınıflarda yer olmadığı halde, bahçeye prefabrik sınıflar kurarak.</p> <p>Emin Işık İstanbul’a üçüncü sınıfta 1955 yılı eğitim ve öğretim döneminde geldi. Ama o Hüseyin Top gibi şanslı değildi. Çünkü Celâl Hoca müdüriyetten el çektirilmiş, yerine ateist görüşleriyle tanınan bir edebiyat ve felsefe öğretmeni getirilmişti. Başarı bir kez daha cezasız kalmamıştı. Emin o yıl kayıt yaptıramadı. Vefa’daki binada sınırlı sayıda sınıf bulunduğu için öğrenci kabul edilmiyordu. Hatta ortalık bir yere baraka türü bir şey kondurarak bir iki sınıfı orada okutuyorlardı. Gelenler geri gönderiliyor, birkaç yıl içinde Çarşamba’da yeni büyük bir bina yapılıyor, inşallah yatay geçiş yapmak isteyenleri oraya kabul ederiz deniliyordu. O umutla bekledi.</p> <p>Emin Işık gözleri arkada olduğu halde Adana’da iki yıl daha okudu. Ancak bu arada gidip gelenlerden haber alıyor, Çarşamba’da yapılmakta olan binanın bitip bitmediğini bin kilometre öteden takip ediyordu.</p> <p><strong><em>İstanbul İmam-Hatip Okulu</em></strong></p> <p>İstanbul Çarşamba’daki İmam-Hatip binası 1958 yılının eğitim ve öğretim dönemine yetiştirilerek tamamlandı ve açılışını da başbakan Adnan Menderes yaptı. Emin Işık tasdiknameyi alarak doğru İstanbul’a geldi. Müdür: Mahir İz’di. Kayıt yapan memur kabul edemeyeceklerini dolayısıyla yerlerinin olmadığını söyledi. Halbuki iki sene öncesinden söz almıştı, Çarşamba’daki bina bitince kayıt yapabileceklerini söylemişlerdi kendisine. Ortada kaldı.</p> <p>Emin mahzun ve gözü yaşlı bir şekilde bir köşede otururken okulda görevli bir memur vicdanının sesine kulak vererek ona bir tüyo verdi: Burada eskiden müdürlük yapmış ama hâlâ sözü geçen bir Celâl Hoca adında bir kimse var, hocaların üzerinde de çok nüfuzu var, onu bulursan senin işini halleder dedi. Bunun üzerine Celâl Hoca’nın Bayezid Soğanağa Mahallesi’nde aynı ismi taşıyan camide cumartesi günleri İhya dersleri okuttuğunu öğrendi Emin Işık. Haftasonuna da daha üç gün var. Çarnaçar bekledi. İple çektiği cumartesi gelince ikindi namazına Soğanağa Camii’ne gitti. Kendisi kamet getirdi, namaz kılındı. Namazdan sonra ders başladı. Çevreden hocalar, mütekait bürokratlar, esnaftan insanlar katılıyordu daha çok bu derse. Celâl Hoca dersin sonunda katılanlardan birine bir aşir okutur ve dua yaparak bitirirdi. Birine işaret etti Kur’an okuması için. Derste bulunan esnaftan Hacı Ahmet Efendi Celâl Hoca’ya dönerek, aramızda genç bir misafirimiz var, taa Adana’dan, Hatay’dan buraya kadar gelmiş, o okusun dedi. Olur, anlamında başını salladı Celâl Hoca da.</p> <p>O anda Emin Işık aşkla ve şevkle okudu Kehf suresinden birkaç âyeti. Tabi bu kadar aşkla ve şevkle okumasının sebebi biraz da Celâl Hoca’nın gözüne girmek için. Hocaefendi okuyuşunu çok beğendi ve memnun kaldı. Sen dedi mahreçleri Arap şivesine göre çıkarıyorsun, nereden nasıl öğrendin bunu? O da anlattı dilinin döndüğü kadarıyla. Derdini döktü. Celâl Hoca Emin’i İlim Yayma Cemiyeti’nin yönetim kurulunda bulunan Hacı Nafiz Çelebi’ye gönderdi, git o senin işini halledecek, ben söylerim dedi. Gitti ve Emin’in kaydı Celâl Hoca’nın sayesinden bir pürüz çıkarılmadan yapıldı.</p> <p>Vefa’daki eski binada kayıt yaptırdı, Çarşamba’da yeni yapılan binada eğitim ve öğretime başladı. 2019 yılında ölümüne kadar payitahtı mesken edinen Emin Hoca’nın bir türlü bırakamadığı İstanbul hayatı bu şekilde başlamış oldu. Burada öğrencilik yıllarında imamlık yaptı. Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi. Bir süre öğretmenlikte bulundu. Burada akademisyen olarak çalışmaya başladı. Nihayet emekli oldu ancak sanki daha çok çalışmak için emekli olmuştu. Ahir ömründe İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok vilayetine Mesnevi dersleri vermek ve konuşma yapmak üzere gidiyordu.</p> <p><strong><em>Hayru’l-halef </em></strong></p> <p>Emin Hoca birkaç yıl önce Celâl Hoca adıyla hacmi küçük ama değeri büyük bir kitap çıkardı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Daha doğrusu Celâl Hoca’nın 1961 yılında ölümünden sonra, Hoca’nın dostları ve yakınlarının görüşlerini havi derleme bir çalışma. Kendisinin de görüşlerinin yer aldığı küçük bir kitap. İşte Celâl Hoca ile ilgili değerlendirmelerinden altı çizilmesi gereken birkaç paragraf:</p> <p>“Celâl Hoca şer’î ilimlere derin vukûfiyetinin yanında tasavvufa da aşk derecesinde ilgisi ve bağlılığı vardı. Her iki yolun ulularına hürmet ve hayranlık duyar, onları minnet ve rahmetle anardı. Sadettin Taftazani’yi olduğu kadar Seyyid Şerif Cürcani’yi, İmam Gazali’yi olduğu kadar Mevlânâ’yı da severdi. İmriü’l-Kays’a, Züheyr’e, İbnü’l-Fârız’a, Fuzûlî’ye ve Mehmed Akif’e hayrandı. İzmirli İsmail Hakkı Bey’den “Üstad-ı hakîmim” diye bahsederdi. Dinde taassuba yer yoktur derdi; din adamının taassup ehli olmasını bizzat din için zararlı ve tehlikeli bulurdu. Taassup denilen şeyin cehâletten ileri geldiğini, onun bir sonucu olduğunu söylerdi.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/emin_isik_1.jpeg" /></p> <p>Hani altının kıymetini kuyumcu bilir derler ya, aynen öyle! İlim ehlinin kıymetini de ancak âlimler bilir. Hoca o büyüklerden bahsederken sanki onlarla beraber okumuş ve birlikte gezip dolaşmış gibi konuşurdu. Bir yandan onların dine ve millete yaptığı hizmetleri hayranlıkla dile getirirken, bir yandan da benzer hizmetler yapmanın arzusunu ve aşkını gönlünde taşırdı. İşte bu aşk ve istek yüzünden, İmam-Hatip Okullarının açılması yolunda bitmez ve tükenmez zahmete bilerek katlanmıştır.</p> <p>Büyük insan, büyük hayâlleri, yüce idealleri olan insandır.</p> <p>Laikliğin din karşıtlığı olarak uygulandığı ve her türlü dinî faaliyetin ve ibadetin irtica sayıldığı bir dönemde, Celal Hoca, din ilimlerinin tedris edilmesi gerektiğini, din adamı yetiştirmenin lüzûmunu öne sürmüş ve bunu başarmış bir insandır. Bu uğurda gösterdiği çabalar sözkonusu olduğunda, onun sadece büyük bir İslâm âlimi değil, aynı zamanda büyük bir İslâm mücâhidi olduğu da kesinleşir.</p> <p>Celal Hoca’nın din eğitim ve öğretimi uğrunda verdiği hizmet, İslam tarihinde ve bu milletin hayatında büyük bir dönüm noktası olarak yer alacak ve zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü öyle bir devirde, hem de kanuni yollardan giderek ve resmi statüyü zorlayarak, çok büyük bir iş başarmıştır.</p> <p>Celal Hoca bilinmeli, şahsiyeti tanınmalı ve mücâdelesi iyi anlaşılmalı. Çünkü başta Kur’an öğretimi olmak üzere, İslamî ilimlerde bir “ba’sü ba’del-mevt” devri başlatmış, yeniden diriliş çığırının kapılarını açmıştır.”</p> <p>Şunu önemle belirtmek gerek ki İmam-Hatip Okullarının açılışının arkasında üç isim vardır: Plan ve projesini hazırlayan Celâl Hoca, bu plan ve projeyi Milli Eğitim Bakanlığında kabul eden ve bürokratlarını ikna eden Tevfik İleri ve nihayetinde herşeyi göze alarak projenin altına imza atan Başvekil Adnan Menderes. Bu arada Emin Işık Hocanın Nurettin Topçu ile bir konuşmasını da burada zikredelim. Topçu bir gün sadık talebesine:</p> <p>- “Menderes’in en büyük eseri nedir?” diye sormuş. Hocasından böyle bir soru beklemiyormuş Emin Işık. Daha çok o konuşur, kendisi dinlermiş. Hemen ardından çok büyük eserleri var demiş, barajlar, yollar yaptı, Türkiye’yi inşa etti. Beklediği cevabı alamamış olacak ki, bunun üzerine Nurettin Topçu şunları söylemiş:</p> <p>- “Hayır, hayır, geç bunları! Bunları sormadım. Bunlar mühim şeyler değil. Menderes’in en büyük eseri İmam-Hatip Okullarıdır. Bu okullar milletin kaderini değiştirmiştir,” demiş.</p> <p>Topçu’nun bu sözleri ile Mehmet Niyazi Özdemir’in: “Adnan Menderes’in en büyük günahı(!) İmam-Hatip Okullarını açmaktır” sözünü yan yana getirirsek, bu iki büyük düşünürün ifade ettikleri daha büyük anlam kazanır.&nbsp;</p> <p>Emin Işık’ın Celâl Hoca ile ilgili görüşü bizim için önemlidir. Zira hocasının yolundan yürüyen, akademi yolunda onun izini takip eden en gözde talebesi kendisi olmuştur. İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddelere bakıyoruz da (Arap Dili ve Edebiyatı, Kelâm, Tasavvuf vs.) branş olarak hocasının yolunu takip ettiğini görüyoruz. Gerçi Celâl Hoca bu alanlara sıkıştırılamayacak kadar mütebahhir bir adamdı. Bir konuşmasında, “Celâl Hoca hangi derse girerse girsin, o alanın uzmanı bir hoca kadar o konuda bilgi sahibidir” derdi. Kendisi de öyle. Sanki o sahada ihtisas yapmış gibi konuştuğu her alanın hakkını verirdi.</p> <p><strong><em>Bir neslin son halkası</em></strong></p> <p>Ahmed Midhat Efendi, Mustafa Refik’in “Musikinin Tesiri” isimli eserine yazdığı önsözde şöyle der: “Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut herşeyi öğrenmeli, bittabi nâkıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü hâline nisbetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır. Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evlâdına onu tavsiye eyle!”&nbsp;</p> <p>Bu anekdotu Emin Işık bağlamında bilhassa alıntıladım. Emin Hoca herşeyi öğrenen ve behresine herşeyden birçok şey düşen Osmanlının bakiyesi nadir münevverlerden biridir. Konuşmalarını şiirle, edebiyatla, kıssa ve hikâyelerle dinleyenleri nezdinde daha cazip hale getirirdi. Ele aldığı konuya çok yönlü bakan bir kimsedir. At gözlüğü gibi sadece önünüze bakmayın derdi. Bu konuda Mahir İz şoför örneğini verirmiş. Malum şoför sadece ön tarafa bakmaz, dikiz aynalarından sağ ve solunu, ön aynadan arkadan gelenleri de kontrol eder. O, Ahmed Midhat’ın tarifine uyan son hocalardan biriydi belki de. İçinden geldiği geleneği devam ettiren bir sohbet adamı. Kurumsal bir dergâhı ve tekkesi yoktu ama fakültedeki odasını ve bulunduğu mekânı öyle kullanırdı.</p> <p>Emin Işık köklü bir geleneğin son temsilcilerindendir. Mevlânâ ve Süleyman Çelebi yüzyıllar öncesinden yaslandığı iki çınar gibidir. İkisinden de vazgeçmez, her konuşmasında onlara vurgu yapardı. Mehmed Akif, duruşuyla ve sanatıyla vazgeçemediği şahsiyetlerden biridir. Celâl Hoca, Nurettin Topçu ve Mahir İz en çok etkilendiği hocalarından. Topçu’yu Akif’in devamı sayar ve aynı çizgide yürüdüğünü ifade eder. Nasıl ki Topçu iki kişiyi çok severse ve sevdiği o iki kişi (Mevlânâ ve Mehmed Akif) hakkında kitap yazdıysa, o da bu iki zirve şairimizi çok severdi. Mevlânâ’yı dinin özünü ve hakikatini tanıttığı için, Akif’i de büyük dava adamı olduğu için severdi. Fahrettin Efendi ve Muzaffer Ozak manevi dinamikleridir.</p> <p>Emin Hoca aynı zamanda hasbi ve fadakâr insanlardan biridir. Bugün bir saatlik bir konuşma için beş-on bin liraya pazarlık yapan nice medyatik akranlarının yanında o, onca yolu teperek gitse bile bir karşılık beklemezdi. Onun gelmesini umduğu mükâfât başka yerdendi. Amellerine de çok güvenmezdi. Bir sohbetinde bugüne kadar kıldığım namaz niyazlar bir yana, bir talebeme öğrettiğim nasara yensuru gibi bilgiler bir yana demişti. Her büyük adam gibi almadan vermeyi öncelerdi daha çok.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p><strong><em>Topçu Kitabı</em></strong></p> <p>Emin Hoca âhir ömründe <em>“Nurettin Topçu: Çağdaş Bir Dervişin Dünyası”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></em> ismi altında muhalled bir esere imza attı. Son konuşmalarından birinde bu kitapla ilgili “Gençler roman üslubunu tercih ediyor, akademik üslupla yazılmış olanları okumuyorlar, bunun için öyle yazdım” der. Sadece bu son çalışmasında değil, bütün eserlerinde üslubu yavan ve kuru olmadığı gibi konuşmaları da aynı özellikleri taşırdı. Topçu ile birlikte hoca aslında bu kitapta kendisini anlatıyor. Gençler akademik çalışmaları okumuyor, diyerek onlar için roman diliyle yazıyor ve gerçekten de etkili oluyor.</p> <p>Nurettin Topçu’nun her vâizi, her hocayı beğenmeyen titiz ve duyarlı bir tarafı vardır. Emin Hoca Bayezid Soğanağa Camiinde imamlık yaparken, hocasının her cumayı onun görevli olduğu camiye giderek kıldığını göz önünde bulundurursak, anlattıkları Topçu’nun süzgecinden geçmiş, onayını almış demektir. Aslında Nurettin Topçu’nun Rahmi Eray için söylediği, “tespihi çok, ibadeti bol değildi, lâkin her hali dua, her sözü tespih oldu” sözünü adeta kendisi için de söylemiştir.</p> <p>Yapay dindarlıktan, gösterişçi ahlâktan, kendini belli eden sanattan, alın teri ve el emeğiyle kazanılmayan servetten, sahtekârlıkla elde edilen şöhretten nefret ederdi. Merhametten, gönülden gelen sevgiyi yeğlerdi hep. Topçu’dan alıntı yaparak, “Bir yerde fakir fukaraya gizlice uzanan el yoksa, orada dindar ve dindarlıktan da eser yoktur; isterse dualar kubbeleri çatlatsın, secdeler halıları eskitsin, hacılar hac yollarını aşındırsın!” diyerek bu görüşünü pekiştirirdi. Din adamı adı altında ortalıkta dolaşan şarlatanları, dindarlığını marifetmiş gibi sahnede satarak bunu paraya tahvil edenleri İslama en çok zarar veren güruh olarak görürdü. Bunun için de Mesnevi’den örnek verirdi: “Benim bu sözlerim Kur’an denizinden çıkarılmış inci taneleridir. Senin eşek kulakların bunları anlamaz, bunlardan haz almaz. Çünkü sen arpa yemeye alışmışsın, inciden ne anlarsın?” gibi cümlelerle okuyucularını adeta sarsar, kendine getirirdi.</p> <p>Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Emin Işık her zaman “ahlâk” üzerinde durur ve dindarların mutlaka ahlâklı bireyler olmasını ister. Ona göre Topçu samimiyet üzerinde çok dururdu. Victor Hugo’nun “Kalbimi anamdan doğduğum gibi saklıyorum, onu Rabbime öylece teslim edeceğim” sözünü çok sık söylerdi. Din adamlarında da bunu görmek ister ve Abdülaziz Efendi’yi örnek gösterirdi. Zira Topçu, “Ben Aziz Efendiyi tanımasaydım, Peygamberimizi anlamayacaktım” dermiş onun için.</p> <p>Emin Hocaya rahmet dileyelim ve yazının son cümlelerini ona bırakalım: “Batan bir dünyanın enkazı üzerindeyiz. Yeni bir nizam, ahlâkta, hukukta, dinde ve devlette insanlığa dayanak olacak yeni temeller bulma zarureti var. Bu zaruret, bugün için neslimizin omuzlarına yüklenmiş ve onu şiddetle sarsmakta bulunuyor.”&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <div>&nbsp; <hr /> <div id="ftn1"> <p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> <em>Celâl Hoca Hayatı ve Şahsiyeti </em>(Haz. Emin Işık), Yağmur Yayınları, İstanbul 2015, 136 s.</p> </div> <div id="ftn2"> <p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Dergâh Yayınları, İstanbul 2019,&nbsp; 219 s.</p> </div> </div> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" lang="" about="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hüseyin Yorulmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 09/25/2019 - 10:41</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-457" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1590301541"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Esin</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/457#comment-457" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Büyük bir zevkle dinlerdim…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Büyük bir zevkle dinlerdim TV deki sohbetlerini<br /> Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah 🤲😪😪😪</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=457&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="enE9eDirjQ0gAPLdU6KL-SLwtfFRhCOnQ6cKksL6tq8"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 05/13/2020 - 22:06</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/457#comment-457" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=666&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="_pUPdYOdtFv4Y2o3mMKBilaRfpMr_qwtorDrafXYNrA"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 25 Sep 2019 07:41:48 +0000 Hüseyin Yorulmaz 666 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/azmin-zaferi-emin-isik-hoca#comments Immanuel Wallerstein'ın Ardından https://www.fikircografyasi.com/makale/immanuel-wallersteinin-ardindan <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Immanuel Wallerstein&#039;ın Ardından</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>31 Ağustos 2019 günü, 88 yaşında dünyadan ayrılan Immanuel Wallerstein, geçtiğimiz 1 Temmuz’da, kendi web sitesinde yayımladığı “Bu Son, Bu Başlangıç” başlıklı <a href="https://www.iwallerstein.com/this-is-the-end-this-is-the-beginning/">son yazısıyla</a> okurlarına veda etmişti.</p> <p>Yazı şöyle başlıyordu:</p> <blockquote> <p>“İlk yorumum 1 Ekim 1998 de ortaya çıktı. Binghamton Üniversitesi’nde Fernand Braudel Center (FBC) tarafından yayımlandı. O zamandan bu yana hiç aksatmadan her ayın birinde ve on beşinde yorumlar yazdım. Bu yazdığım, bu serinin beş yüzüncü yorumu ve yazacağım son yorum olacak. Kendimi büyük bir disiplinle bu yorumları düzenli olarak yazmaya adadım. Fakat kimse sonsuza dek yaşamaz ve benim de bu yorumları yazmaya devam etmeme imkân kalmadı.”</p> </blockquote> <p><img alt="" src="/sites/fcd8/files/resimler/kisiler/immanuel_wallerstein.jpg" style="margin-right:20px; width:467.667px; float:left" /></p> <p>Tam adıyla Immanuel Maurice Wallerstein, Amerikalı, Yahudi kökenli, marksist bir sosyolog, ekonomi tarihçisi, siyaset bilimciydi.</p> <p>Kendisi sosyal bilimleri tek bir disiplin olarak görürdü. Ona göre aslında sosyal bilimin parçaları olan ekonomi, tarih, sosyoloji, antropoloji, özellikle ikinci dünya savaşından sonra üretilerek aralarına koyulan suni farklılıklarla <a href="https://eksisozluk.com/dunya-sistemi-teorisi--603006">ayrıştırılmışlardı</a>. Bu ayrımı Avrupa merkezli (eurocentric) bir ayrım olarak niteliyordu.</p> <p>Wallerstein’ın bilime en önemli katkısı bir analiz yöntemi olarak ortaya attığı dünya sistemleri analiz metoduydu.</p> <p>Wallerstein, modernleşme teorisinden mülhem “Üçüncü Dünya” ifadesine karşı çıkarak ve bağımlılık teorisinden (<a href="https://en.wikipedi0.org/wiki/Dependency_theory">dependency theory</a>) hareket ederek, karşılıklı ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu karmaşık bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünyada yaşadığımızı savunmuştu. Ona göre dünya, merkez (core) ve çevre (periphery) olarak ikiye bölünüyordu. Ayrıca merkez ve çevre arasında,&nbsp;yarı çevre (semi-periphery) olarak adlandırdığı,&nbsp;diğerleri ile ilişkilerine&nbsp;göre tanımlanan&nbsp;bölgeler <a href="https://en.wikipedi0.org/wiki/Immanuel_Wallerstein">bulunuyordu</a>. Yarı çevreler, merkezler&nbsp;karşısında periferi gibi, periferi karşısında merkez gibi algılanıyordu.&nbsp;Merkez ve çevre arasında çok temel ve kurumsallaşmış bir iş bölümü söz konusuydu: Merkez ileri teknolojisiyle sofistike ürünler üretirken çevrenin vazifesi merkeze bu ürünleri üretebilmesi için gereken ham maddeleri, zirai ürünleri ve ucuz iş gücünü arz etmekti. Merkez ile çevre arasındaki alışveriş adaletsizdi. Çevre ürünlerini ucuza satmaya, merkezin ürünlerini ise yüksek bedellerle satın almaya zorlanıyordu. Yarı çevre dediği yerler merkez karşısında çevre gibi, çevre karşısında merkez gibi muamele gören yerlerdi.</p> <p>Ülkemiz Wallerstein’ın analizinde tam bir yarı-çevre örneği teşkil ediyordu.</p> <p>Wallerstein analizi üzerinden çok ciddi <a href="https://prezi.com/vo1r4ecoojjj/criticism-of-world-system-theory/">eleştiriler</a> aldı. Bunlardan birisi, Marksist perspektifi gereği her şeyi ekonomi eksenine oturtması, kültürleri hiç dikkate almamasıydı. Ona göre “çevredeki” ülkeler hiçbir zaman gelişemeyecek, her zaman merkezin sömürüsüyle zayıf kalacaklardı ama yaşanan örnekler bu şablonun doğru olmadığını göstermişti: Singapur, Güney Kore, Hong Kong gibi yerler teknolojik olarak ilerlerken bir yandan da zenginleşerek “merkezi” yakalarken, içine kapanarak izole olmayı seçen Kuzey Kore’nin&nbsp;zincirlerinden kurtulamadığı ortaya çıkmıştı. Ayrıca göç hareketleri ile kitleler yer değiştiriyor, ülkelerin demografisi Wallerstein’ın analizini anlamsızlaştıracak şekilde değişiyordu. Mesela yüzde onundan fazlasını “çevreden” göç edenlerin teşkil ettiği Fransa’nın “merkezliği” tartışmalı hale geliyordu.</p> <p>Wallerstein 1999 yılında yayımladığı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” isimli eserine şu cümlelerle başlıyor:</p> <blockquote> <p><em>“Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine ve bu tartışmaya gerçekten dünya çapında katılınması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin her birini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum.”</em></p> </blockquote> <p>Adeta bir kâhin edasıyla içine doğduğumuz tanıdığımız ve bildiğimiz dünyanın büyük bir kriz içinde ve eşi görülmemiş değişikliklere gebe olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:</p> <blockquote> <p><em>“Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır. </em></p> <p><em>İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.</em></p> <p><em>Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.”</em></p> </blockquote> <p><img alt="" src="/sites/fcd8/files/resimler/kisiler/immanuel_wallerstein_1.png" style="margin:0px 20px 10px; width:50%; float:right" />Komünizmlerin, Üçüncü Dünya'daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Batı dünyasında Keynes modeline duyulan inancın ve halklarına reformist programlarla yeryüzü cenneti vaat eden ideolojilerin çöküşünün yaratacağı derin hayal kırıklıklarının devletlerin halkların gözündeki meşruiyetini dayanaksız bırakacağını ileri süren Wallerstein 1990'larda görülen türden epeyce kargaşalık çıkmasını beklediğini söylüyor.</p> <p>Bu kargaşalıkların dünyanın “çevre” ülkelerinden (ABD gibi) daha zengin ve daha istikrarlı olduğu ileri sürülen “merkez” bölgelerine yayılmasını beklediğini ifade ediyor.</p> <p>11 Eylül saldırısı, “Occupy Wall Street” hareketi, Fransa’da sarı yelekliler, tamamen destabilize olan Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen göç dalgaları sanki şimdilik Wallerstein’ın kehanetlerini teyit eder gibi görünüyor.</p> <p>Karamsar bir tablo çizen Wallerstein şu sözleri ile bir umut penceresi açmayı da ihmal etmiyor:</p> <blockquote> <p><em>“Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla çözümlenmesi en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde, iyi toplum mücadelesi, sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin, en fazla anlama sahip olduğu zamanlar, tam da bir tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır. Başka türlü söylersek, özgür irade dediğimiz şeyin, mevcut sistemin denge durumuna geri dönme baskılarına direnebildiği zamanlar, ancak bu tür geçiş dönemleri olmaktadır. Nitekim, kökten değişim, asla kesin olmasa da mümkündür ki bu da bize daha iyi bir tarihsel sistem aramak için rasyonel bir biçimde, iyi niyetle ve kararlı bir biçimde hareket etmenin ahlaki sorumluluğumuz olduğunu hatırlatır.”</em></p> </blockquote> <p>Ne olacağı belirsiz evet! Ama belirsizlik korkulacak bir şey değil, harika bir şeydir diyerek biz okuyucularını heyecanlandıran şu cümleleri kayda geçiriyor:</p> <blockquote> <p><em>“[Kesinlik, gerçek olsaydı, ahlaken ölmek demek olurdu.] Gelecek hakkında kesin bilgiye sahip olsaydık, herhangi bir şey yapmaya yönelik ahlaki bir zorlama olamazdı. Bütün eylemler tayin edilmiş olan kesinlik içine düşeceği için, her türlü ihtirasın bağımlısı olmakta ve her türlü bencilliği yapmakta serbest olurduk. Eğer her şey belirsizse, o zaman gelecek yaratıcılığa, hem de sadece insanın değil, bütün doğanın yaratıcılığına açıktır. Olasılıklara, dolayısıyla daha iyi bir dünyaya açıktır. Ama oraya ancak ahlaki enerjilerimizi onu gerçekleştirmeye adamaya hazır olduğumuzda, karşımıza hangi kılıkla ve hangi bahaneyle çıkarsa çıksınlar, eşitsiz, demokratik olmayan bir dünyayı tercih edenlerle mücadele etmeye hazır olduğumuzda ulaşabiliriz.”</em></p> </blockquote> <p>Tabi ki kısacık bir yazıda Immanuel Wallerstein’ın 88 senelik bir ömür boyunca ürettiği fikirleri özetlemek mümkün değil. Ama hakikati ararken herkesten farklı düşünüp düşüncelerini ortaya koymaktan korkmayan bu cesur ve bilge düşünürün bazı fikirlerini ölümünün hemen ardından gündeme taşımak, hatırlatmak istedim.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/salih-cenap-baydar" lang="" about="/yazarlar/salih-cenap-baydar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Salih Cenap Baydar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 09/01/2019 - 18:52</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=655&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="lRtwWM224HBeCizs0D9n123q0FcMROOr9U9Mho7puVU"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 01 Sep 2019 15:52:12 +0000 Salih Cenap Baydar 655 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/immanuel-wallersteinin-ardindan#comments Şule Yüksel Şenler'in Ardından https://www.fikircografyasi.com/makale/sule-yuksel-senlerin-ardindan <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Şule Yüksel Şenler&#039;in Ardından</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Şule Yüksel Şenler vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Uzun süredir hastaydı sanırım. Ben Şule Yüksel&nbsp;Şenler'in&nbsp;adını 1960'lı yıllarda işittim.&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/sule_yuksel_senler01.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:50%" />27 Mayıs 1960 darbesi sonunda Türkiye çok ilginç bir döneme girdi. Bu ilginç dönem 12 Mart 1971'de "sosyal uyanış ekonomik uyanışı geçti" diyen Memduh&nbsp;Tağmaç&nbsp;diliyle askeriye tarafından şak diye kesildi. Kesiliş o kesiliş. ANAP değil de Turgut Özal yıllarında ve AKP'nin ilk yıllarında&nbsp;inkıtalı&nbsp;olarak, sanki yeniden o 'ilginç' döneme döneceğiz gibi sanır olduk. Ama bir şeyler tam oturmuyordu. Nitekim sahte bir 'ilginç'lik&nbsp;olduğu Turgut Özal'ın ölümüyle ve sonrası için de 15 Temmuz'la ortaya çıktı. 1960'lı yılların başlarında 1961 Anayasası ile Türkiye toplumu, bir örneğini 20.yüzyıl başında 2. Meşrutiyet'le deneyimlediği, bir özgürlük (liberty&nbsp;anlamında) dönemine girdi. Güçler ayrılığı ilkesi sadece sözde değil özde de geçerli oldu. Önceden var olan ya da yeni tesis edilen kurumlar toplumun özlediği değerler ideali doğrultusunda yapılandırılmaya başlandı. Fikir, girişim, inanç özgürlüğü bu yeni düzenin oluşturucu parçaları arasına girdi. Evet, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun idamları onulmaz yara açtı, Müslüman&nbsp;Kardeşler'le&nbsp;bağlantılı&nbsp;islamcı&nbsp;gruplar ile 1920 ve 30'larda ayaklanan Kürt ailelerin soyundan gelenler bu dönemin özgürlüklerini istedikleri ölçüde soluyamadılar. Ama onların çizgisindeki pek çok fikir akımı yine de kendilerini ifade edecek kanallar bulabildiler. Meşruiyetlerini kurumsal seviyeye yansıtamadılar ama fikir olarak dolaşımda idiler.&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/sule_yuksel_senler02.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />İşte Şule Yüksel Şenler bu dönemde&nbsp;müslüman&nbsp;kadın kimliğinin ilk ve tek temsilcisi olarak ortaya çıktı. Şimdilerde ilklerden biri deniyor. Hayır. İlki o idi. Biliyorum, o yılları yaşadım. Hatice Babacan daha sonra ortaya çıktı. Şule Yüksel Şenler tek başına il&nbsp;il&nbsp;dolaştı ve kadınları&nbsp;müslüman&nbsp;kimliğine sahip çıkmaya davet etti. Kamusal alanda konuşan ilk başı kapalı kadın oldu. Bu model sadece laik çevreler için değil mütedeyyin kitleler için de bir devrimsel durum idi. Anadolu'da mütedeyyin ailelerin kadınları ilk kez bir fikir toplantısına dinleyici olarak katılmak için evlerinden oluk&nbsp;oluk&nbsp;onun konuşma yapacağı salonlara gittiler. Gidenler arasında başı açık olanlar da vardı. Bunların bazıları onun konuşmalarından etkilenerek tesettüre girmeye başladılar. Huzur Sokağı sadece bir roman adı değildi, pek çok kadın için geleneksel ev kadını rolünün dışında yeni bir rol model sunuşunun sokağının da adı idi. Allah rahmet eylesin.&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/nilgun-celebi" lang="" about="/yazarlar/nilgun-celebi" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Nilgün Çelebi</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 08/29/2019 - 20:27</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-250" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1587316814"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Suad alkan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/250#comment-250" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Şule yüksel şenleri dış…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Şule yüksel şenleri dış görünüşüyle anlatmak onu anlammamak anlamı gösteriyor. Şule hanım kültürümüzün bir misyonunu temsil etti. O misyonun kökleriyle dallanıp budaklanmasıyla anlatılması sosyolojik bir analiz olabilirdi. Yazarı hanımefendiye teni bir tazıyla buna eğilmeye davet ediyorum.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=250&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="LyunVafozx_8JmpwmY7E3D-pdRiAyq3N8m8pBbHfEK0"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/18/2020 - 14:36</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/250#comment-250" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=654&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="UJ5kaWKqDPBrSe7gwDPptpAlxpFEiS5BFecWwkuB23s"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 29 Aug 2019 17:27:38 +0000 Nilgün Çelebi 654 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/sule-yuksel-senlerin-ardindan#comments Derdi Olan Mütemeddin ve Eygi Bir Adamdı https://www.fikircografyasi.com/makale/derdi-olan-mutemeddin-ve-eygi-bir-adamdi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Derdi Olan Mütemeddin ve Eygi Bir Adamdı</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Bir motosiklet geçer ansızın yanınızdan, ortalığı velveleye verir, mahalleyi ayağa kaldırır. Gürültüsünden sanırsınız ki sırtında tonlarca yük var. Oysa sırtında taşıdığı tek kişidir. Aynı yerden bir otobüs geçer; sesini son anda fark edersiniz, bir taksi kadar bile ses çıkarmaz. Oysa tonlarca ağırlık vardır sırtında, onlarca insan ve eşya vardır.</p> <p>Kimi insanlar vardır, sessiz ve derinden yaşarlar; şamatasız, gürültüsüz ve reklâmsız. Onlar mütevazı; fakat silinmeyen izler bırakarak ilerlerler. Onlar çoğu zaman yanınızdan geçip giderler, göremezsiniz; fark ettiğinizde geç olur, o gideceği yere çoktan gitmiştir. Arkasından “Bu, o muydu?” ya da “O, bu muydu?” dersiniz ve onunla aynı çağda yaşadığınız hâlde onu keşfedemediğinize, son anda fark ettiğinizde de arkasından yetişemediğinize, onunla iki kelâm olsun edemediğinize hayıflanırsınız. Boşunadır bu hayıflanmanız; birilerinin size “geçmiş olsun” demesinin zamanıdır.</p> <p>Onlar alanlarında (eskilerin tabiriyle,) toplumun güvenli eli (eydi-i mutemedi) olan insanlarıdır; onlar insanların seçkinleri (ecille-i nâs), alanlarında sözü vesika (mevsûkü’l kelîm, güvenilir), kitapların hâllerine vakıf (ilm-i ahval-i kütüp) kimselerdir. Onların ruhlarını dingin kılan, onları mütevazı, sessiz ve sakin kılan da bu hâlleridir. Bu nedenle onlar göz önünde değildirler, bundan hoşlanmazlar zaten.</p> <p>Bunca söz Mehmet Şevket Eygi içindi. Kendisiyle tanışıklığımız 1978’lere dayanıyor. İlk tanışmamız, bizim kendisini İran Konsolosluğu’nun altındaki Bedir Yayınevi’nde ziyaretimizle olmuştu. O yıllarda, her sabah namazını İstanbul’un farklı bir camisinde kılma düşüncesi vardı. Bunu eyleme dönüştürdüğü günlerdi. Böylece birkaç yıl sonra dolaşmadığı mescit, cami kalmayacaktı.&nbsp; Her sabah farklı bir camide ve İstanbul’da… Bu, kolay bir iş değildir ve sadece aşkla açıklanabilir. O tarihlerde, üniversite öğrencisiyim ve Yahya Kemal’in “Kocamustâpaşa” diye telaffuz ettiği bu güzel semtte bir Osmanlı mescidinde müezzinim. Bir baktım, safta Mehmet Şevket Eygi. Namazdan sonra, bunun aynı zamanda bir iadeiziyaret olduğunu özellikle ekledi. (Mescit imamı Yaşar Nuri Öztürk idi ve onunla da kısa da olsa selamlaştı.) Ertesi günkü Büyük Gazete’de ismimizi zikrederek bu ziyareti yazdı. Orada bir cümlesi hatırımda: “Gençler yoktu camide, hangi sıçan deliğine kaçmışlardı bilmiyorum,” gibi bir cümleydi.</p> <p>Girişte iki sözcük kullandım: Mütemeddin ve eygi. Anlamını bilmeyenler için yazalım; ilki şehirli, medenî anlamına; diğeri edgü-ezgu-eyi-iyi anlam sıralamasını izleyen bir kelimemiz. Mehmet Şevket Eygi, şehirli bir insan, bir İstanbul efendisi idi. Eygi, estetik hazları son derece gelişmiş, sanatkâr ruhlu, Batı kültürünü de (Galatasaray Lisesi mezunu, özellikle Fransız kültürünü iyi bilirdi) bu toprakların birikimini ve kültürünü de iyi bilen, seçkin bir entelektüeldi. Eygi, &nbsp;bize aykırı gelen düşünceleri ile de farklı ve daima taze (yeni değil taze) kalmayı bildi. Onu taze kılan, elli yıldır söyleyegeldiklerinde-önerilerinde (yol alınsa da) toplumun yeterli olmayan kaplumbağa yürüyüşüdür. İstanbul kendini ortaya çıkarmadıkça, kısaca İstanbul, tarihî dokusu içinde görünmedikçe, bu şehirde insanlar şehirli olmadıkça, binalar binaya; Müslümanlar, Müslüman’a benzemedikçe onun “içimizden biri ve en medenisi” olarak söyledikleri ve eleştirileri, kendisinden sonra da hep taze kalacaktır.</p> <p>Yeni İstanbul ve Büyük Gazete gibi döneminde etkili iki gazete çıkaran birikimli bir gazeteci, sanat ve kitap dostu, son derece nazik bir gönül adamı; iyi yetişmiş, samimi bir Müslüman idi Eygi. Eski kitaplardan ve hat yazılarından oluşan bir koleksiyona sahipti. Yazarlar Birliği’nin İstanbul şubesi başkanı gayretli genç adam Mahmut Bıyıklı ve günümüzün ihtifalcı Mehmet Ziya beyi M. Nuri Yardım dışında bir kadirbilirlik gösterildiğini duymadım. Gerçi, bu gibi durumlara “atlayan” biri de değildi Eygi.</p> <p>Vefatını “Gerici M.Ş. Eygi öldü” gibi kaba ve saygısız bir başlıkla duyuranlar; onun, 1969’da yaşanan “Kanlı Pazar”ın mimarı olduğunu, 6. Filo’yu aslanlar gibi karşıladığını” bir daha seslendirdiler. Oysa kendisi hayatta iken 21.11.2004’te yazdığı bir yazıda; “6. Filo’nun gelişi sebebiyle düzenlenen olaylarda bir dahlinin olmadığını, o tarihte bir yazısından dolayı arandığını ve yurt dışında olduğunu” açıkça beyan etmişti. Kişinin beyanı esastır. Vakıa Eygi’nin -kendi ifadesiyle- “ciddi bir komünizm tehlikesinin bulunduğu” dönemlerde kimliğinde “sağcı” etiketinin baskın olduğu söylenebilir; fakat insanların düşünceleri değişmez mi?&nbsp; Kim, 40 yıl öncesindeki yerindedir? Eygi 1974’ten sonra gürültülü-şamatalı dönemin rüzgârlarından kendini korumaya almış gibidir. Bu tarihten sonra geleneksel İslam zemininde duran fakat “nev’işahsınamünhasır” farklı ve aykırı bir entelektüeldir. Muhatabı da artık Marksistler değil -kendi ifadesiyle- ‘Süslümanlar’dır.</p> <p>Eygi; derdi olan, özeleştiriyi kurumsallaştıran, mert duruşlu bir adamdı. Derdini ısrarla ve bıkıp usanmadan seslendirdi. &nbsp;O bir İstanbul beyefendisi idi. Bu şehrin yaşatılmasına en çok kafa yoran birkaç kişiden biridir Eygi. Öyle ki ‘İstanbul kıyıcıları’ arasında Menderes’i de zikretmekten çekinmemiştir.</p> <p>Son 40 yılda; canhıraş bir feryatla büyük bir dağın arkasından, sesini beri yamaçtaki işitme engellilere ulaştırmak için bıkıp usanmadan ısrarla tekrarlayıp ünleyen bir münadî gibi seslenip durdu; ama tevazuu elden bırakmadan ve sesini hiç yükseltmeden yaptı bunu. Son 20 yıldır ise günlük yazılarında hemen her gün feryat ederek (mealen) şöyle sesleniyordu:</p> <p>“Müslümanlar! Okuyun, kısa yoldan zengin olmanın yollarına bakmayın. Çocuklarınızla ilgilenin; onları da kendiniz gibi kafaları ve kalpleri boş insanlar olarak yetiştirmeyin. Bazı Müslümanların çocukları top peşinde, kendileri mal toplamakla meşguller. Böyleleri şehirli de değil köylü de. Bu insanlar, güzel sanatlarla iç içe değil. Sinemayı (günah diye) yıllarca ihmal ettiler. Estetik zevkleri yok. Kendilerine ait bir moda ve tasarımları yok. Giyinmesini de yemesini de bilmiyorlar. İstanbul Türkçesiyle konuşamıyorlar, aksanları bozuk; ama bu söylediklerim kulaklarına girmiyor birilerinin. Kazandıkları mallar başlarına belâ oluyor yine ders almıyorlar. Öğrenci okutmuyorlar; yoksulları gözetmiyorlar. İktidar sahibi olsanız da ömründe bir roman, bir tek mesnevi okumamış insanları, ezberinde on beyit bile bulunmayan kişileri, İstanbul kültürünü bilmeyen, bir musiki eserinden haz almayan mütekebbirleri Ankara’da makam ve mansıp sahibi yaparak onları şımartıyorsunuz, kendinizi etraflarına duvar olarak örüyor ve onlara ulaşmamızı imkânsız kılıyorsunuz. Onların eliyle kültürümüzü de tarihimizi de tanımayan, işi ehline vermeyen, gösteri meraklısı, kaba saba adamlara tepemizde boza pişirtmeyin.”</p> <p>“Ey Müslümanlar, şehirli olun, medenî olun. Sokaklarınız sokağa, şehirleriniz şehire, evleriniz eve benzesin. Evinizde güzel bir resim tablosu, iyi bir hat yazısı var mı? Sanmam.</p> <p>“En az bir dili iyi derecede öğrenin, bir musiki atletini çalmayı (günah sayarak) zamanında öğrenmediniz, hâlâ da öğretmiyorsunuz çocuklarınıza. Okumuşlarınız cahil. Hugo’yu da bilmiyorlar Yunus’u da…”</p> <p>‘Cemaatsiz cami’ye kafa yormuyorsunuz; ama minareye gelince çok hassassınız. Estetikten yoksun, kaba saba camiler yapıyorsunuz. Caminin önce minaresini yapıyorsunuz, minare gibi görünmek istiyorsunuz her yerden. Yaptığınız minare camiyle mütenasip değil. Esasen yaptıklarınız eser değil; kaba bir “yapıt”. Mücahitlikten müteahhitliğe terfi edenler namazı da bıraktılar, varsa yoksa terkiyi doldurmaya bakıyorlar…”</p> <p>“İstanbul keşfedilmeyi; müzeler ve kabirler ziyaretçilerini, kütüphaneler ve mezar taşları okuyucularını, camiler cemaatini bekliyor. Arşivleri okuyacak kimse kalmadı. İstanbul Üniversitesini yıllarca cahil profesörler yönetti,&nbsp; şimdi elinizde iktidar var; kapıdan giren hocalar Üniversitenin kapısında ne yazdığını yine okuyamıyorlar. Cehaletin pirim yaptığı bir dönemdeyiz. Bu adamlar, bilmediklerini sorup öğrenmeyi bile zül sayacak kadar işi zıvanadan çıkaran cahillerle iyi anlaşıyorlar…”</p> <p>Osmanlıcayı öğrenmeden kendimizle karşılaşmamız mümkün olmayacaktır…” vd.</p> <p>Mehmet Şevket Eygi’nin inanmış bireye yönelik samimi eleştirileri özetle bunlardı. Eygi, dar bir alanda, sesini büyük bir gürültü ve kargaşanın ortasına ulaştırmak için bunca yıl çırpındı, anlattı. Ortalığı velveleye veren beton delicinin (darbeli matkap) sesini aşıp da insanlara ulaştıramadı sesini. Bu sese kulak verilmeli değil mi(ydi)? Bu ses daha büyük kitlelere ulaşabilmeli değil mi(ydi)? Bu son sorunun cevabını da muhatabı düşünsün.</p> <p>___________________________________</p> <p>(*) Bu yazı, Mehmet Şevket Eygi hayatta iken yazılmıştı. Ne ki üşendim hep ve bir türlü yayımlamak nasip olmadı. Yazımız, Eygi’nin vefatından sonra yeniden düzenlendi.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/recep-seyhan" lang="" about="/yazarlar/recep-seyhan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Recep Seyhan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 07/31/2019 - 14:58</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=641&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="Hv_UvA__JQvr389ZGZJFrmvLnL7KXrTuxhotDqlF2Is"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 31 Jul 2019 11:58:32 +0000 Recep Seyhan 641 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/derdi-olan-mutemeddin-ve-eygi-bir-adamdi#comments Habermas'ın Düşündürdükleri - III https://www.fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-iii <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Habermas&#039;ın Düşündürdükleri - III</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Habermas, söylem içinden doğacak bir ahlak anlayışı talep etmektedir. Kurallar ancak 'öteki' söylem içerisine çekilirse doğabilir, yani 'Ben ve Sen' birer merci olarak tartışmaya dahil edilirsek cemiyetin temeli atılır, demektedir. Geliştirdiği en önemli kavram '<em>iletişimsel </em><em>akıl</em>'. Onu 'interaktion' olarak nitelediği de oldu. Özetle, akıl ölçekli münazara/müzakere/münakaşa cemiyeti inşa edecek yapı taşlarıdır. <strong><em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em></strong> bu anafikir üzerine kurgulanmıştır. Söylemin kamusallığı fikri bu süreçte o kadar önemli rol oynar ki Habermas ancak Kant ile kıyaslanabilir. İletişimsel akıl ortak akıldır, yalnızca tek bir kişiye ait değildir. Ekonomik ve siyasi etkilerden uzak bir alanda bir tartışma yürütülür ve gerekçeler karşılıklı paylaşılırsa ortak paydayı bulmak mümkün olur. Zaten her ahlaki düşünce söylemsel düşüncedir, çünkü neden o eylemi yaptığın veya nasıl davrandığın konusunda bir şeffaflık söz konusudur. Artık sadece deliller konuşacak, güç ve hitabet gösterisi susacaktır...</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/habermas.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Demokrasinin işleyişi de aynı ilkeye dayanır: Birey, eşit ve özgür&nbsp; vatandaş olarak karar alma sürecine bir şekilde katılmaktadır. Bu, Kant'ın Rousseau'dan ödünç aldığı bir fikirdir aslında. Adalet ilkesi ile iç içe geçmiştir. Örneğin, Almanya'da yaşayan yabancılar Alman vatandaşı olmasalar bile saygı ve eşit muameleyi hak ederler. Gerçeklik aşkınlığı, yani realiteyi ilkeler temelinde ve akıl yoluyla düzeltmek arzusudur bu. Birlikte yaşam nasıl gerçekleşecek? Toplumda neler değişecek? Gelecek nasıl inşa edilecek? sorularına hep birlikte cevap aranır. Habermas bir ülkede alınan siyasi kararların yalnızca o ülkeyi ilgilendirmediğini bilmektedir. O yüzden sadece normatif bir talep ile çıkmaz kamuoyu karşısına. Alınacak siyasi kararların ulusötesi meşruiyet kazanması gerektiğine inanır. Küresel ve dijital bir çağda bu yaklaşıma ihtiyaç olduğunu ısrarla belirtir.</p> <p>Ancak günümüzde 'trend' aksi yönde gelişmektedir. Uzlaşma yerine ulusalcı akımlar halktan destek görmektedir. Ne yazık ki, uzlaşı hususunda Habermas sürekli yanlış anlaşılıyor; ütopik olmakla suçlanıyor. Halbuki, uzlaşmak bir tartışma veya görüşmenin zorunlu şartı olmasa bile bir çeşit onay sayılır. İnsanlar birbirlerini ikna edemeyeceklerini önceden bilecek olsalar, niçin görüşme masasına oturmak istesinler? Ya da bir konuda uzlaştıktan sonra tartışmanın ne manası kalır? Ki Habermas, demokrasi olayına - <em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em> kitabından beri - iki boyutlu yaklaşmaktadır: İlkin ortada sosyolojik bir gerçeklik duruyor. Uygulamada bir yozlaşma ve bozulma sözkonusudur. Bu yozlaşmayı durdurmak için, örneğin sağ popülizmin hızla yükselmesine karşı, elimizin altında bir ölçü bulunmalıdır. Eylemler, ilkeler ve değerler ışığında eleştirilebilir olmalıdır. Aksi halde bir toplumsal çözülme ile karşı karşıya kalırız. Siyasal kaosa doğru sürükleniriz. Temel insan hakları ve özgürlükler konusunda çoğunluk, yani milli irada kısıtlama getiremez mesela. Anlaşılması için Avrupa'dan örnek verelim: Batılı ülkelerin anayasalarında teminat altına alınan 'din ve vicdan hürriyeti' ilkesine dayanarak müslüman azınlıklar yaşadıkları şehirlerde cami yaptırmak istiyorlar. Şehir idareleri bu girişime yasal yönden engel olamayacaklarını anlayınca ya minaresiz cami talep ediyorlar ya da semt sakinlerini el altından kışkırtarak ezan okunmasına yasak getiriyorlar!</p> <p>Halbuki hak, yalnızca müzakere ederek aranabilir, yani uzlaşmak için ilkin eşit haklar ve daha iyi argüman şartı taraflarca kabul edilmelidir. Peki, ideal bir görüşme ya da tartışma nasıl gerçekleştirilebilir? Demokrasi, dijitalleşme ve küreselleşme çağında nasıl düzgün işleyebilir? Habermas'ın bu konudaki yaklaşımı nasıldır?<br /> <br /> Siyaset alanında Habermas'tan öğrenebileceğimiz en önemli şey iletişim ruhundan doğan, <strong>si<strong>vil toplumun bağrından çıkan tartışmacı demokrası tasarısıdır.&nbsp; </strong></strong><strong>Ancak</strong> <strong>son yıllarda</strong> Amerika'nın tek taraflı yeryüzüne dayattığı 'America-First' politikasında ve özellikle ulusalcı-popülist ideolojilerde demokrasiye yönelik tehditler görüyor Habermas. Evrensel insan hakları da dahil olmak üzere, hukuk ve refah devletinin işlerlik kazanması için, demokratik kurallara saygı gösterilmesini istiyor.</p> <p>Düşünce alanında ise öldü sanılan aklın hala diri olduğunu gösterir. Bu akıl; iletişimsel dil kullanırken ortaya çıkmakta ve tartışmanın ruhuna sızmaktadır. Geliştirdiği söylem etiği(Diskursethik), tartışmalı hale gelen konular üzerinde - kısıtlamalar getirmeden - nasıl uzlaşılacağına dair bir model sunar. Aklın kamusal kullanımının yararını göstermeye çalışır. En son mülteci sorunu başgösterdiğinde Alman hükümetini dini ve ırki önyargılardan bağımsız hareket etmeye ve <em>insani bir sorunu insani kıstaslar ölçeğinde </em>çözmeye çağırdı. Avrupa Birliği'nin ulusötesi bir demokrasiye dönüşmesinin vaktinin gelip çattığını ilan etti. Küreselleşen piyasaları dengelemek ve dünya toplumu hedefine yürümek için demokrasinin kaçınılmaz olduğunun altını çizdi. Hemen belirtelim ki, Habermas bir dünya hükümeti değil, dünya vatandaşlığı istemektedir. Eksik kalmış ve tamamlanmayı bekleyen bir proje olarak moderniteye hız kazandırmak için bu istek elbette.</p> <p>Kısaca; her yeni eylemi 'iletişimsel' bağlamda düşünmek zorundayız. Zira her yeni eylemde ahlaki bir tasavvur aklımızdan geçiyor ve tutumumuzun doğru veya yanlış olması yanında yasal olup olmadığını düşünüyoruz. Düşünmek zorundayız, çünkü bizden sonra gelecek kuşaklar seslerini duyuramazlar; örneğin çarpık kentleşme yüzünden onları nasıl bir "yaşam dünyası" bekliyor henüz bilmiyorlar. Merhum Nurettin Topçu'nun işaret ettiği "mesuliyet ahlakı" daha farklı birşey değil aslında...İnsanoğlu yalnızca akıllı değil, aynı zamanda özürlü bir varlık. Habermas, <strong><em>Modernliğin Felsefik Söylemi </em></strong>(1985) kitabında Heidegger'i eleştirirken ikinci noktayı dikkate alıyor ve eski zihniyete geri dönmenin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bugün, Türkiye'nin önünde aynı tehlike mevcuttur. İslam'a geri dönmekten ziyade Osmanlı Devleti'ni çöküşe sürükleyen düşünce kalıplarına savrulmak olasıdır.</p> <p>Habermas'ın Heidegger hakkındaki hayal kırıklığı <strong><em>Felsefeye Giriş</em></strong> (1953) kitabı ile sınırlı kalmaz. Heidegger, modern çağı <em>Varlık Unutulmuşluğu</em>'nun (<em>Seinsvergessenheit</em>) zirvesi, yani insanın '<em>Varlığın Hakikati</em>' sorusunu sormamasından kaynaklanan bir durum olarak nitelemektedir. Bu durum özellikle Yeni Çağ'dan bu yana gittikçe daha derin ve kalıcı bir şekilde hissedilmektedir. Bu kıyamet senaryosunda Heidegger, Almanya'ya tarihi misyon biçer: <em>Teknik çağın üstesinden gelmek</em>. Habermas şimdi, Nazi rejiminin sona ermesinden yıllar sonra, bu hastalığın genç nesillere bulaşmasından korkuyordu. İşte bu kaygı Habermas'ın Heidegger eleştirileri için kırmızı çizgi teşkil eder. Nietzsche'den ilham alan Heidegger, Nazi Hareketini bu görev için bir '<em>potansiyel güç</em>' olarak keşfetmiştir. Ve Heidegger 1953 yılında hala “<em>bu hareketin iç gerçeğini ve büyüklüğünü</em>” sayıklamaktadır. Yine, Heidegger'in Varlık kurgusu mantık ile barışık değildi. Var olma çağrısı (böyle açıklıyor Heidegger) mantık tarafından önemsizleştirilir. Varlık düşüncesinin imtiyaz hakkı &nbsp;'güçlü' olanlara aittir.<em>"Bu nedenle, zorba iyilik ve güzellik bilmez (sıradan anlamda), başarı ve ün ile teskin olmaz"</em> diye Heidegger'i eleştirir Habermas. Amaç ve o amaca ulaşmakta kullanılan araç ahlakilikten uzaklaştıkça kişiler ve kurumlar zalimleşmektedir çünkü.</p> <p>Verdiğimiz örnekten anlaşılacağı üzere Habermas, ömrü boyunca toplumsal ve siyasal her gelişmeye müdahil oldu. Olayları Platon gibi uzaktan izlemekle yetinmedi. Olaylara eleştirel gözle baktı. Anayasal düzene bağlı bir solcuydu. En son Çin gezisinde kendini "<em>demokrat solcu</em>" olarak tanıtmıştı. Düşünce hayatına kapitalizm eleştirisi ile başlamıştı ama aradan geçen yıllar içerisinde köprünün altından çok sular aktı. Dolayısıyla kapitalizm de değişti ve dönüştü. '<em>İletişimsel Eylem Kuramı</em>' kitabında çizdiği çerçeve günümüzde hala güncel ve geçerli. Ona göre; kapitalizm, yalnızca doğal kaynakları sömürmekle ve sömürüye dayalı ekonomik ilişkiler yaratmakla kalmıyor, "<em>sistem</em>" olarak insanların "<em>yaşam alanlarını</em>" da sömürgeleştiriyordu. Bu süreçte ekonomik düşüncenin bizzat kendisi değişmişti. Örneğin, eğitim ve öğretim rasyonalleşiyor ama yalnızca ekonomik çıkarlar(output) gözetiliyordu. Eğitim politikaları belirlenirken ekonomik fayda büyük rol oynuyordu. Ekonomik akıl diğer toplumsal alanlara da nüfuz etmişti. Belki bu yaklaşım anlamsız değil(di) ama toplumsal alanlar başka türlü de örgütlenebilir(di).</p> <p>Keza doçentlik tezi olan '<em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em>'nde(1961) kamusal alanın Batı'da nasıl doğduğunu tarihi perspektiften bakarak anlatır. Çağımızda kamusal alan dijitalleşme sayesinde ve internet vasıtasıyla( Facebook, Twitter, İnstagram) kökten değişti. Sosyal medya seçimleri dahi belirler hale geldi. Dijital devrim bireysel özgürlük fikrini iyice kökleştirdi. Ancak yeni bir toplumsal parçalanmaya yol açtı. Her sabah bilgisayarın başına geçince dünya görüşümüze yakın haber sitelerini açıyoruz ilkin. Facebook ve Twitter'de kendimize yakın bulduğumuz kimseleri arkadaş ediniyoruz. İnternet ortamında siyasal kutuplaşmalar belki farklı seyrediyor, gözümüze çok karışık geliyor olabilir. Sosyal medyanın arkaplanında gerçekleşen ayrışmayı henüz tam çözebilmiş değiliz.<br /> <br /> Habermas bize modern çağlardaki gelişmeleri 'diyalektik' tarzda algılamamızı öneriyor. Özetlemek istersek; rasyonalite hem kazanılabilir hem kaybedilebilir bir vakıadır. İnternet ile ortaya çıkan yeni olgular ve özellikle kamusal alan için de geçerlidir bu önerme. İletişimin genişlemesi ve hızlanması hayata bakış açımızı da belirliyor artık. Birkaç saniye içerisinde - onca dezenformasyona rağmen - Doğu Türkistan'da neler olup bitiyor hemen haberdar oluyoruz. Önceki nesillerin böyle bir imkânı yoktu. Ancak internet aleminde paralel evrenler doğduğu, aşırılığa kayış olduğu gerçeği gözümüzden kaçmasın! Örneğin YSK'nun tartışmalı bir kararı etrafında koparılan fırtınayı ve karşı karşıya getirilen vatandaşlarımızı hatırlayalım. Kısaca, sosyal medyada oluşacak söylemlere çok dikkat edelim...</p> <p>Kamusal alanda gerçekleşen son yapısal dönüşümü Habermas'ın bakış açısıyla şöyle açıklayabiliriz: Kamusal alan fikri her çağda değişmiş olsa bile kamusal alan olmadan demokrasiler yaşayamaz. Kamusal alan iletişimin kurulduğu, diyaloğun gerçekleştiği yerdir. Özgürlükçü medyanın eksik olduğu yerde kamusal alanın kadük kaldığını son gelişmeler bize göstermiş olmalıdır. Denetlenen medya üzerinden demokrasinin yürümediği anlaşılmalıdır. Bilelim ki dünya hayatı iletişimsel bir eylemdir. İnsanlar konuşa konuşa ancak doğru yolu bulurlar. Ekonomik, siyasi ve sosyal bağıntılar hakkında eskiye nazaran çok şeyler biliyoruz. Kürt ve Alevi komşularımızı daha iyi tanıyoruz. Birlikte yaşamak için onlar da bizi iyi tanımak mecburiyetindeler. Zira demokrasi ebedî bir nimet değildir. Dünyanın birçok ülkesinde kolaylıkla rafa kaldırıldığını ve otoriter yönetime geçildiğini görmekteyiz. Habermas, gençleri bu nedenle resmin bütününü görmeye çağırır. Önlerine çıkan ilk dolmuşa binmemeyi tavsiye eder. İhtiyaç duyacağımız itici gücün yalnızca 'irade' olacağının altını çizer.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/21/2019 - 22:18</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=639&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="xkdmt3EXjbDtbXK41aYDzglRVUPSuvIYgg51K7v7D_o"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 21 Jul 2019 19:18:58 +0000 Alaattin Diker 639 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-iii#comments Celâl Hoca’nın Mirası-II https://www.fikircografyasi.com/makale/celal-hocanin-mirasi-ii <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Celâl Hoca’nın Mirası-II</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Son yazımızda Celâl Hoca’nın İmam-Hatip Okullarının açılışı sırasında çektiği sıkıntıları anlatmıştık. O devir için imkânsızı başaran Celâl Hoca’nın on yıllık İmam-Hatip tecrübesinden sonra faturanın Adnan Menderes’e ve arkadaşlarına kesildiğini görüyoruz. Mehmet Niyazi Özdemir’in ifadesiyle, Menderes’in asılmasının asıl suçu(!) bu okulların açılması ve ezanın orijinal şekliyle okunmasıdır.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/celal_hoca_4.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Celâl Hoca’nın bugün geride bıraktığı en önemli eseri ve mirası İmam-Hatip Okullarıdır dedik. Titiz ve kılı kırk yararcasına ayrıntıya giren çalışmasından dolayı yazmak isteyip de üzerinde yoğunlaşamadığı eserlerinden bahsettik.&nbsp;Celâl Hoca’nın talebesi ve aile dostu olan Kemalettin Nomer, onun doğu ve batı kültürüne vâkıf seçkin bir din âlimi olarak yerinin doldurulamayacağını söyledikten sonra ilmî hayatı boyunca “tahkik” mesleğine bağlı kaldığını ifade eder. Tahkik, yani bir konuyu inceden inceye araştırmak ve hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak denli ortaya çıkarmak. Nomer, bir konuyu ele alırken o konunun lehinde ve aleyhinde yazılmış her şeyi kılı kırk yararcasına tetkik ve tahkik etmek onun şaşmaz prensibi idi, der. Yine, “Bir meselenin köküne darı ekmedikçe onu bırakmam” sözü de Celâl Hoca’ya ait.</p> <p>Mahir İz de Hoca’ın ölümünden sonra yazdığı yazıda bu yönü üzerine atıfta bulunur: Onun hem medrese ilimlerini, hem de müspet ilimleri birbirine karıştırmadan yerli yerinde tetkik etmek suretiyle tahsil ettiğini, özelliğinin çok şey bilmek için çalışmak değil, öğrenmek istediği ilmi veya meseleyi kendisinde ve başkasında hiç tereddüt bırakmayacak şekilde tetkik ve neticeye varması idi, değerlendirmesinde bulunur. Celâl Hoca’nın sözkonusu edilen bu tetkik ve tahkikte kılı kırk yararcasına ileri gitmesi yazmasını ve geride eserler bırakmasını etkilemiştir. Onun hakkında yazanların ve öğrencilerinin ortak kanaati budur. Mahir İz bu konuda İsmail Saib Efendi’yi örnek verir. Saib Efendi yalnız muhitinde ve bütün Türkiye’de değil, oryantalistlerin bile ilmî araştırmalarında başvurdukları yegâne merci idi. Belli başlı oryantalistler onun için, “İsmail Efendi eğer yazsaydı kütüphaneciliğiniz, irfan hazinesinin altın anahtarını elde etmiş olurdu” der. Abdülbaki Gölpınarlı’nın ifadesiyle Gazâlî kadar mütekellim, Fahreddin Râzî kadar müfessir, Buhârî kadar muhaddis, İbn-i Sînâ kadar hakîm, Mevlâna kadar âşık, Hacı Bayram-ı Velî kadar vâkıf olan İsmail Sâib (Sencer), ilim dünyasını aydınlatan parlak bir güneşti. Bu büyük allâme prensiplerinden taviz vermemek, ilmiye kıyafetinden vazgeçmemek için İstanbul Üniversitesi’ndeki Arap edebiyatı profesörlüğünden istifa ettikten sonra Bayezid Devlet Kütüphanesi’ne kapandı. Bundan sonraki hayatı bir nevi inziva halinde geçti. İlmiye sınıfının simgesi olan sarığını başından hiçbir zaman çıkarmadı. Dünyanın dört bucağından ilim adamları geliyorlar, onun etrafında sanki pervane oluyorlardı. İsmail Sâib Efendi onbinlerce kitabı tanıyan, konularını, basılış tarihlerini, müelliflerini, mütercimlerini en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen müthiş bir hafızaydı. İstanbul kütüphanelerinin katalogları hemen tamamen ezberindeydi.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/celal_hoca_3.jpg" /></p> <p>İşte adı geçen İsmail Sâib Efendi bir gün Mahir İz’e o günkü neslin okuma hususundaki kayıtsızlığından bahsederek:</p> <p>- “Kimse bize yazmıyorsun diyor, kimin için yazacağız?.. Kütüphanelere gelen gençler, sessiz bir mütâlaa salonu buldukları için mektep kitaplarını açıp çalışıyorlar, geçmişi tetkik edip araştıran pek enderdir” diye şikâyette bulunur. Aynı anlayışı Celâl Hoca’da da görürüz. Hocaefendi’nin İhya derslerinde anlattığı derin felsefî ve ilmî konuları çok beğenen Kadir Mısıroğlu bir gün, “Hocam bu anlattıklarınızı niçin kitaplaştırmıyorsunuz?” diye sorduğunda, verdiği cevap İsmail Sâib Efendi’nin bahanesinden farksızdır:&nbsp;&nbsp;</p> <p>- “Ben yazacağım da eslâftan kimin kitabının yanına koyacaksın benim yazdıklarımı?” Aslında Hocaefendi’nin yazma konusundaki bu ihmalkârlığı, biraz önce bahsedilen “tahkik” metoduna verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Yazmayı ötelemesi ve ertelemesi de bu mükemmellik anlayışının bir sonucudur. Celâl Hoca yazmak istememiş değil, geride soru işaretlerine yer bırakmayacak denli araştırma yaparak yazmak istiyordu o. İleride mutlaka yazacaktı.</p> <p>Aslında Nâbî’nin:</p> <blockquote> <p><em>Kudemânın görüp âsârını biz zevk ettik<br /> Kudemâ görmedi hayfâ bizim âsârımızı</em></p> </blockquote> <p>şiiri tam da Celâl Hoca için söylenmiştir. Yazsaydı, bugün kendisi de kudema olan Hocaefendi’nin eserlerini yeniler görseydi! Mutlaka zevk alınırdı. Çalışma yaptığı alanlarda yazmış olsaydı şüphesiz geçmiş müellifler arasında büyük bir yeri olacak ve adından söz ettirecekti. Geride yazılı bir eser bırakmayan Celâl Hoca unutmak nedir bilmeyen müthiş bir hafıza ve aynı zamanda cins bir kafadır. Onun “korkunç” hafızası unutmak nedir bilmezdi. Lügâtinde unutmak yoktu. İnsan unutacağı bir şeyi neden öğreniyordu ki? Madem unutacaksın, o zaman hiç öğrenme, diye düşünürdü. Talebelerinin ve yakınlarının anlattığına göre çocukluğunda, gençliğinde duyduğu ve okuduğu bir şeyi Allah vergisi bir yetenekle en ince ayrıntısına kadar satır satır, cümle cümle hatırlar ve anlatırdı.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/celal_hoca_2.jpg" /></p> <p>Mahir İz yukarıda zikrettiğimiz yazısının devamında, her devrin yetiştirdiği yüzlerce âlimin arasında bir istatistik yapılsa eser verenlerin sayısı yüzde onu bile bulmaz, der. İlmin sadırdan sadıra intikal edeceği yaygın anlayışı birçok değerlerin ilmî araştırmalarını satırlara geçirmemiştir. Çoğu onyıllardır topladıkları ilmî mahsûllerinin hasılasını birlikte götürmüş ve gelecek nesillere maalesef bir şey bırakmamıştır. Yine şairin dediği gibi:</p> <blockquote> <p><em>Sîneden elsineye sıçramayan ma’nî-i sâf<br /> Benzer ol nakde ki bî-sûd yatar mahzende</em></p> </blockquote> <p>Yani, zihnimizdeki orijinal ve saf düşünceler dille ve yazı ile ifade edilmedikten sonra ne işe yarar!? Bu aynen yerin altında yatan ve gerektiği zaman kullanılamayan çok kıymetli altın ve gümüşe benzer. Ama gün gelir bir gün muhakkak değeri anlaşılır. Bu insanlar da böyledir. Toprağa atılmış mücevherler gibi, gelecekte kıymetini anlayacak insanlar mutlaka çıkar.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" lang="" about="/yazarlar/huseyin-yorulmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hüseyin Yorulmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/21/2019 - 22:12</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-121" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1564680496"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Cahit KARAÇ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/121#comment-121" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Ben 1962 - 63 öğretim yılında</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Ben 1962 - 63 öğretim yılında okumak üzere memleketim olan Elbistan&#039;dan Ankara&#039;ya okumaya geldim. Daha doğru dürst konuşmayı bilmiyorum. Kaydolmak için amcamla okula gittik. Ben de öyle büyük bir heves var ki, sanki Üniversiteye kaydolmaya gelmişim gibi. Amcam gerçekten Maraş&#039;ın en aydın insanlarından bile aydın. İleri görüşlü, münevver bir adamdı. Ne yalan söyleyim. Şimdi bile benim kendime örnek aldığım, tek adam oydu. O ne diyecek diye hep ağzının içine bakardım. Bir insan ancak o kadar münevver biri olabilirdi. </p> <p>O aydın fikriyle, o kendine olan güveniyle Müdür Beyin odasına bir girişi vardı ki, sanki okula bakan gelmiş gibiydi. Öyle bir karşılanışı vardı ki, sanki benim amcam bu değilmiş gibi düşüncelere sahip olmaya başladım.</p> <p>Efendim , kim ne derse desin. İnsan yedisinde (çocukken neyse, büyünce de O&#039;dur. ) Yani Otsa ot. Odunsa odundur.<br /> Müdür Bey, amcama dedi ki, Sait Bey, bu çocuk ikinci sınıfı bititirmiş. Üçüncü sınıfa geçmiş dediniz. Öyle değil mi? Dedi. Yalan söyleyecek halimiz yok ya. Evet dedik ama başımıza büyük çorap ördük. Benim önce üçüncü sınıfa geçmiş olmamı kabul etmedi. Çok zayıf dedi. Üçünçü sınıfı sildi. İkiden başlayacak dedi. Benim köyde okuyup öğrendiğim her şey boşa çıktı. Yani ben yeni baştan ilkokula başladım. </p> <p>Amcam hiç tereddüt etmededen hocam kabul dedi. Ve ben öylece İnces&#039;da bir ilkokula kaydoldum. kaydolduğum okulu görünce nevlüm döndü. Nerden geldim. Köyümden diye hüngür, hüngür ağlamaya başladım. Susturana aşk olsun. Öyle içimde okuma hevesi vardı ki, hepsi bir günde çökü verdi. Hiç kimse ağıdıma engel olamıyordu. Geceleri yatağımda bile ağlıyordum. Bir kaç günde ben köyüme gideceğim demeye başlamıştım. Bile. </p> <p>Sonra amcamla konuşup anlaştık. İki ay içinde başka bir mahallede ev tutup taşınacaktık. Her ne olursa olsun. Benim okumam için elinden geleni yapacaktı. Ve sonunda da yaptıda bir ay gibi kısa sürede taşındık. Ben de ona söz verdiğim gibi, ders çalışıp, sınıfın çalışkan öncüleri arasına girdim.<br /> Beyler, bu işler eski usulle vs. ile olacak işler. </p> <p>Okulun okumanın bir temeli olur. O temel üzerine bina inşaa edilir. Siz ne yapıyorsunuz. On günde bir okulinşaa etmeye çalışıyorsunuz. Bu kafa bizi yoruyor.</p> <p>Bunları yaparkende yumurtadan çivçiv çıkarır gibi, çocukları bir an önce mezun edip ana babasına yardımcı olmaları mezun edip ailelerinin yanlarına gönderiliyorlar.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=121&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="NL7uGL_9Lh-uehOqBxc4wyWc7BjDF7nkezdbHNy3tqA"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 08/01/2019 - 20:28</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/121#comment-121" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-122" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1564684132"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Cahit KARAÇ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/122#comment-122" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Bütün bu işler beş tane</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Bütün bu işler beş tane Kahramanmaraş&#039;lıya mı? Kaldı. Burada maalesef siyasette devreye giriyor. Siz zannetmeyin ki, bu işler sadece beş öğretmen yapıyor. Diğerleri dışardan bakıyor. Yok öyle bir şey. Kimse kimseye meydanı boş bırakmıyor. </p> <p>Burada İmam Hatip okulu derken Bütün Türkiye&#039;yi İmam Hatip mi? yapın dediler. Hepsini sağından solundan çekerek biçimsiz bir hale getirdiler. Sanki onlardan başkası bu işlerden anlamıyor. </p> <p>Bu okulları herhangi bir okuldan beş hocaya verin. Bir iki ay içinde hepsini size yazıp versinler. </p> <p>Övünmenin böbürlenmenin hiç yeri değil. Okullarda sadece sizin mi? Çocuğunuz var. Herkesin çocuğu var. Sadece siz mi sorumluluk sahibisiniz. </p> <p>Bu işi git beş yaşlı adama ver. Çık işin içinden. Hangi zamandayız. Bir düşünün. Övünmenin, gerinmenin hiç yeri değil.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=122&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="jSIDgJtZbBchVZfX0Lg6iq2nkBGz3-36xPbbeuOtzHk"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 08/01/2019 - 21:28</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/122#comment-122" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-123" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1564684566"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Cahit KARAÇ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/123#comment-123" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Cevabım bitmedi. Yazımın</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Cevabım bitmedi. Yazımın takipcisi olacağım. İyi akşamlar.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=123&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="WiMw3JrEqrR1fbow-kskjA2uB--mTDx4dMAU0u4o_Vk"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 08/01/2019 - 21:36</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/123#comment-123" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-124" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1564686814"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Cahit KARAÇ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/124#comment-124" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">VALLAHA BEN BUNLARI GÖRÜNCE</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>VALLAHA BEN BUNLARI GÖRÜNCE OSMANLIYI HATIRLADIM. HATIRLARI KALMASIN. AMA NEZAKETEN SEVGİ SAYGI ÇERÇEVESİNDE BUNLARI VİTRİNLEYİN. BEN BUNLARIN ARASINDA NURİ PAKDİLİ DE GÖRDÜM. ADAMIN BURNU KAF DAĞI GİBİ. BEN ÖYLE ADAMDAN NE ÖĞRENECEĞİM. HİÇ BİR ŞEY. SİZLERİN NE DİYECEĞİNİZİ DE HİÇ Mİ? HİÇ UMURSAMIYORUM. DEVLETİN BİR KİŞİLİKTE OLSA YÜKÜ AZALSIN.<br /> kORKMAYIN SİZ DE YAŞARSINIZ. BU DEVLET SİZ OLMADAN DA VAR OLUP YAŞAR.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=124&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="TpL9IARt3iYbBIK1amm8q-U3-01g08TBzpPsoe6Vv9I"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 08/01/2019 - 22:13</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/124#comment-124" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-125" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1564686958"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Cahit KARAÇ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/125#comment-125" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">COĞRAFYAMIZ YANIYOR. SİZ HALA</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>COĞRAFYAMIZ YANIYOR. SİZ HALA KONUŞUYORSUNUZ. SİZ ZAMANI HARCAYIN BOŞA ŞİMDİDE KONUŞUN. ÇOK LUZUMSUZLUK.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=125&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="Z61T0VcER6LyYiu09XIWoE1Lm5GBYTt9yN6367ZtJp8"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 08/01/2019 - 22:15</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/125#comment-125" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=638&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="cK0uBmCnGElUt3pwPaf-5-CYlB1JeUaSZ_Gh2XLG8JU"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 21 Jul 2019 19:12:24 +0000 Hüseyin Yorulmaz 638 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/celal-hocanin-mirasi-ii#comments Habermas'ın Düşündürdükleri - II https://www.fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-ii <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Habermas&#039;ın Düşündürdükleri - II</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kitapkapaklari/iletisimsel_eylem_kurami.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:30%" />1981 yılında '<strong><em>İletişimsel Eylem Kuramı</em></strong>' kitap olarak yayınlanır; akademi dünyasında çok büyük yankı uyandırmaz ama buzdağından denize düşen parçalar gibi etkisi dalga dalga yeryüzüne yayılır. Teori üzerine çalışan bilim adamları adeta şok geçirirler. Habermas, komplike bir eser ile kamuoyu önüne çıkmıştır. Farklı disiplinlerden yararlanarak ve onları - tarihsel açıdan ve sistematik olarak - birbiriyle ilintilendirerek çağdaşlık olgusunu hem açıklayacak hem de düzeltecek yeni bir toplum teorisi geliştirmiştir. "<em>Ötekiyle yaşamak Simmel'den beri sosyolojinin ana sorunudur. Simmel, her bireyin kendini bulduğu, bireyselliğini yaşadığı ve umumun düzen baskısından kurtulduğu bir toplum nasıl mümkün olur sorusuna köklü bir yanıt arar. İnsan, bu yüzden parça olarak görünüyor; bireyin eksik saydamlığı ve tanınırlığı insanlar arasında rahatlatıcı bir etkilesime yol açıyor. Simmel'e göre;bu ilişkilerden kırılgan bir yapı ortaya çıkıyor.</em>" Habermas, işte bu yapıyı analiz etmeyi sürdüren bir düşünürdür.</p> <p>Simmel'in '<em>karşılıklı etkileşim</em>' dediğine Habermas '<em>ötekiyle yaşamak</em>' der. Eğer <em>Intersubjektivität</em> ya da <em>Interaktion</em> sözkonusu olursa, bu ne bildik özne ne de tanıdık eylemdir. Yani sonucuna tepki göstereceğimiz bir davranış görülmez. Kaderini kendi belirleyen bir özne de ortada yoktur. Düşüncenin tarih boyunca sorunu olan imkân ve ihtimal, Habermas'da birden tesadüf olur. Ve bir vasıtaya dönüşür. Herhangi bir mükemmellik biçimine karşı bireyin eylem özgürlüğü vurgulanır. Ayrıca çeşitli ifade biçimleri insan ruhunun değişik yansımaları olarak anlaşılır. <em>Kısaca, iletişim kurmak Habermas'ın dağarcığında eylem koymak demektir. </em>Uzlaşma anında kişi kendisi ve toplum ile yüzleşmektedir. Modern toplum ise insanlara sayısız bireysel özgürlükler sunmaktadır. Yorumların ve tepkilerin çeşitliliği anlaşma imkanını azaltmaktadır, hatta uzlaşıyı tehlikeye düşürmektedir. Bununla beraber amacı uzlaşmak olan bir kimse beşeri ifadeleri rahatlıkla tanır ve onlarla nasıl baş edeceğini bilir. İşte bu tutum 'anlamak' eylemini mümkün kılar.</p> <p>'<strong><em>İlişkisel Eylem Kuramı</em></strong>' kitabının son bölümünde açık şekilde izah edildiği gibi; modernite teorisi şu gerçeği gün ışığına çıkarmaktadır: "<em>Modern toplumlarda, kuralcı bağlamlardan kopmuş etkileşimler için, imkan alanları öylesine genişlemektedir ki, iletişimsel eylemin kendi duruşundaki ısrarı - gerek aile mahremiyeti gibi kurumsal olmaktan çıkmış insani ilişkiler biçimlerinde gerek kitle iletisim araçlarının şekillendirdiği kamusal alanda - gerçek oluyor. Belki bu üretken tehdit, simgesel yapılara meydan okuyuşu hepten sorgular ve neden bunların erişilebilir olduklarını anlaşılır kılar.</em>" Bu sözleri kavradığımız zaman, Habermas'ın 21.yüzyılda sergilediği özgün duruşu da anlamış olacağız. Habermas burada siyasal gelişmeleri değerlendirmek için bir 'kriter' geliştiriyor. Ulusal veya uluslararası kurumlar ne ölçüde insanların kararlarını gözden geçirmeleri için imkân vermektedir? Bu kurumlar vatandaşlar ile iletişim kurmakta mıdır? Saydamlık, izlenebilirlik ve itiraz imkânı doğmakta mıdır? Bu ve benzeri sorular ilkin havada kalıyor. Ama Habermas sorunlardan kaçmıyor, ilim dünyasının tepkisini ölçüyor. Neden? Çünkü birçok ülkede modernleşme projesi karşısında kökene geri dönüş hayalleri kurulmaya başlamıştır. Tıpkı bizim Ertuğrul ve Abdülhamit dizileriyle geçmişi özlememiz gibi. Yani, iletişimsel eylemi; varlık, eski bir olay ve geçersiz bir yapı uğruna terk ederek geçmişi tekrar inşa veya ihya etmeye yönelmek. Okumuşlar televizyon kanallarından, gazete köşelerinden, üniversite kürsülerinden şunu haykırıyorlardı: <em>Artık kimseyle pazarlık yapmayız. Çünkü ne yapacağımızı biliyoruz!</em></p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kitapkapaklari/oteki-olmak-otekiyle-yasamak.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:30%" />Habermas, özellikle Amerika ve Fransa'da boy gösteren yeni yetmelere yanıt vermekte gecikmedi: "<strong><em>Modernitenin Felsefi Söylemi</em></strong>"(1983). Burada nasıl adım adım ve maksatlı olarak 'akıl' yetisinden uzaklaşıldığını anlatır Habermas. Bu işi kışkırtan Heidegger ve Nietzsche idi. Tuzağa düşenlerin başında ise Derida ve Foucault geliyordu. Ortaya çıkan manzarayı Habermas kısaca şöyle betimler: "<em>Felsefi düşünce sorun çözme yükünden kurtuluyor ve işlevi değişiyor. Felsefenin yalnızca ciddiyeti kaybolmuyor, verimlilik ve kabiliyetlilik özellikleri çalınıyor.</em>" Eser ayrıca inanç ve bilgi arasındaki ilişki hakkında ilk tartışmayı başlattı. Fransız ve Alman aydınlar ayrı cephelerde konuşlandılar. Tamam. Habermas teşhisinde tutarlı olabilir. Eleştiri ama yanlıştı. Ve bu, bir gerilime yol açtı. Derrida Frankfurt'ta belki hayatının en önemli konuşmasını yaptı. Batı'da üniversitenin çöküşüne bir tepkiydi konuşması bir bakıma. İlginçtir, yıllar sonra Habermas, Derida'yı entellektüel yol arkadaşı kabul edecek ve '<em>Heideger'e karşı Heidegger</em>' stratejisinde yeni bir mevzi kazanacaktır. Habermas kendi görüslerine ihanet etmektense duruşunu gözden geçirmiştir. Artık gerçek kendi kişiliğinde de söylemseldir, yani ''<strong><em>Öteki'yle Yaşamak</em></strong>''(1996) zorundadır.</p> <p>Habermas, siyasal gelişmelerin devletin yapısı ve örgütlenmesi konusunda şeffaflık gerektirdiğinin farkındadır. Ona göre; modern devletin kurumsal çerçevesi üç unsuru bir araya getirmektedir: 1. Vatandaşın özel hayatını belirlerken özerk olması, 2. Eşit haklar içeren demokratik vatandaşlık ve 3. Her yönüyle bağımsız kamusal alan.<br /> <br /> Günümüzde bürokratik devlet ile kapitalist düzenin işlevsel olarak ayrışması, modern demokratik bir toplumun neden bağımsız bir kamusal alana ihtiyaç duyacağı sorusuna da açıklık getirmektedir. Demokrasi kavramı artık 'İletişimsel Eylem Kuramı' temelinde gerekçelendirilememektedir. İki Almanya'nın birleşme ve Avrupa Birliği'nin uyum süreci taşları yerinden oynatmıştır çünkü. Yeni bir hukuk felsefesine ihtiyaç duyulmaktadır. Tüm bu gelişmelere koşut olarak 1992 yılında Habermas bir başka önemli eserini yayınlar: <strong><em>"Gerçeklik ve Geçerlilik"</em></strong>. Yalnızca katılımcı değil, tartışmacı bir demokrasi anlayışı önermektedir. Bu model içerisinde söylem, uzlaşı ve akıl kavramlarını demetler. Bu üçlü, toplumsal çatışmaları ve çözüm yollarını yansıtacak bir mantık yaratır. Ancak, bu model soyut ve uygulaması zor, itirazları karşısında Habermas oldukça ilginç bir tepki gösterir. John Wayne'nin ismini anarak; "<em>Ben fikir silahşörü değilim</em>" demek zorunda kalır.</p> <p>Popper da zamanında kavramlaştırmalar hususunda Habermas'ı tenkit etmişti. Ama son önerisi 'anarşik' unsurlar barındırıyordu. Avamın sazı eline almasıyla demokrasi; devrim hayali kuranların, yapmadan yıkanların, adalet ve eşitlik vaat edip zümre hakimiyeti kuranların oyuncağı haline gelebilirdi. Halbuki ülkenin bekası açısından kurumsallaşmanın önemi ortadaydı. Kuvvetler ayrımı ilkesinin çiğnenmesi ile hukuk devleti rafa kaldırılıyordu.<br /> <br /> Habermas düşüncesinin merkezinde erişilen ve yetinilen hoşnutluğa karşı mücadele etmek fikri vardı. Dünya aydınlarına; daha iyisini biliyorsanız, buyrun gelin siz yapın, diyordu. Ona göre; moda haline getirilen kapitalizm ve Batı eleştirileriyle bir sonuca varılması zordu. Havanda su dövmeyelim, sosyolojik-felsefik kavramlar üzerine ciddiyetle eğilelim istiyordu. Zira çağımız sorunlarının karmaşıklığını istismar ederek 'ötekileştirme' siyaseti güdenler aynı kavramlara farklı manalar yükleme telaşı içindeydiler.<br /> <br /> Habermas bu süreçlerin nasıl işlediğini ve nereye varacağını çok iyi bilmektedir. Önümüzde başka bir seçenekte yoktur. Yerli ve milli söylemini terk ederek evrensele yönelmek ve Anayasal Vatandaşlık kurumunu ihdas etmek tek çaredir onun için. Aksi halde toplum başarısız olacaktır. Çoğunluk kültürü ile siyasal kültür arasındaki tarihsel bağ tüm vatandaşların siyasal kültür ile özdeşmelerini sağlamak için ayrışmalıdır. Böylece Anayasal Vatandaşlığa dayalı bir dayanışma mümkün olacaktır. Bu alanda başarısız olduğumuz takdirde toplumun alt kültürlere parçalanması olasıdır. Özetle; ancak izin ya da imkan verilen bir toplumda bireyler olabiliriz. Aslında 1924 Anayasası'nda aynı anlayışın izlerini sürebiliriz. Cumhuriyet Hükümeti'nin II. Dünya Savaşı öncesinde hayata geçirdiği Balkan Paktı(1934) ve Sadabat Paktı(1937) da milli olmaktan çok emperyal bir zihniyetin eseridir. Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi bile bu projenin gerçekleşmesi yolunda atılmış bir adımdır.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 07/08/2019 - 14:50</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=628&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="AX6iMbP0pbDsKK-AW0uCjG7yS9fWMl7O1FsTolvGRAE"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 08 Jul 2019 11:50:35 +0000 Alaattin Diker 628 at https://www.fikircografyasi.com https://www.fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-ii#comments