Çelişkilerin ve Hayallerin Yazarı Dostoyevski ile Söyleşi

03 Mayıs 2022

ÇELİŞKİLERİN VE HAYALLARIN YAZARI: DOSTOYEVSKİ

Bu sıralar biraz rahatsız olduğunuzu duyduk. Buna rağmen söyleşimize ortam hazırlayıp bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Umarız ciddi bir rahatsızlık değildir.

Doğrusu, hastalığımın ne olduğunu, hatta neremin ağrıdığını bile bilmiyorum. Tıbba, doktorlara saygı duyduğum halde tedavi olmak için hiçbir şey yapmadım. Dahası, boş inançlara bağlı olan biriyim; hem de tıbba saygı duyacak kadar. Çok iyi bir öğrenim gördüm; bunlara inanmamam gerekir ama inanıyorum işte. Ve sırf inadımdan tedavi olmak istemiyorum. Siz, buna bir anlam veremiyorsunuzdur herhalde. Huysuzluğumla kimin canını yakacağımdan bahsetmeyeceğim elbette. Çünkü bunu ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey, böyle hareket etmekle sadece kendime zarar vereceğimdir. Bunu bilmeme rağmen, sırf inadımdan tedavi olmuyorum. Karaciğerim ağrıyormuş, varsın daha beter ağrısın!

Daha sonra soracaktık ama siz “huysuzluk” deyince yeri geldi. Dostluklarınızı sürdüremediğiniz doğru mu?

[Evet]. Hiçbir zaman dostluklarımı sürdüremiyor, hemen arayı soğutuyorum. Üstelik bu soğukluğu, toyluğum nedeniyle selamı kesecek kadar ileri götürüyorum.

Genellikle vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz?

En çok kitap okuyarak vakit geçiriyorum. Böylelikle, içimdeki duyguları dış etkenlerle bastırmaya çalışıyorum. Yapabileceğim tek şey sadece okumak. Kitaplar, büyük coşkular, zevkler, acılar veriyor bana. Bu nedenle onlardan çok faydalandığımı söyleyebilirim. Son derece bıkkınlık hissettiğim zamanlar da oluyor. Doğal olarak hareket etme ihtiyacı duyuyorum. Gözyaşları ve çırpınmalarla gelen, isteri nöbetlerine benzeyen bunalımlarım var. Okumaktan başka yapabileceğim bir iş olmadığı gibi gideceğim bir yer de yok. Etrafımda beni kendisine çekecek, saygı duyabileceğim bir iş de bulamıyorum. İçimdeki o korkunç can sıkıntısı bende aykırılıklara, çelişkilere karşı büyük bir istek uyandırıyor, her türlü rezilliği yapabilecek hale geliyorum.

Durup dururken kendinizi niçin bu sıkıntılara sokuyorsunuz?

Boş durmaktan bıkıp canım sıkıldığı için kendime oyalanacak işler çıkarıyorum. Gerçekten de öyle. Kendinizi şöyle bir yokladığınızda bana hak vereceğinizden eminim. Yaşadığımı anlamak için maceralar uydurur, bir tür yaşam oyunu oynarım. Kaç kere ortada hiçbir sebep yokken gücenmeyi denemişimdir. Sonunda öylesine büyütürüm ki bu meseleyi, her şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu bildiğim halde gerçekten gücenirim. Bu oyunu o kadar ilerletirim ki, sonunda kendime hâkim olamaz duruma gelirim.

Hiç âşık oldunuz mu peki? Ya da âşık olmayı denediniz mi?

Âşık olmayı denedim. Hem de bir değil, iki defa. İnanır mısınız, korkunç acılar çektim. Ruhumun derinliklerinde çektiğim acıyla alay eden bir ses işittiğim halde acı çekmeye devam ettim. Üstelik delicesine âşıkmışım gibi kıskançlık krizleri geçirdim. Bütün bunların sebebi can sıkıntısıydı. Kesinlikle can sıkıntısı... İçinde bulunduğum tembelliğin verdiği sıkıntı, beni haylazlığa itiyor. Zaten haylazlık bilinçaltındaki tembellikten başka bir şey değil.

Bizi bağışlayın ama bütün bu “haylazlıklarınız”, tembelliğinizden mi ileri geliyor?

Keşke... Ne büyük saygı duyardım o zaman kendime. Tembellik olsa, benim bir özelliğim olur ve kendime saygı duymamı sağlardı. Birisi beni, “Kim bu adam?” diye sorduğunda, “Tembelin biri.” yanıtını alırdı. Ben de bunu duyduğumda çok mutlu olurdum. Artık benim de bilinen bir özelliğim, insanların hakkımda söylediği sözler olurdu. “Tembel” bir şaka değildir; bir unvan, bir makam, hatta koca bir gelecektir. Bu gerçekten böyledir.

Ama insan üretmeyi, hedefler edinmeyi sever.

[Ama] öte yandan insan her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür. Sorarım size, haydi cevap verin, neden? İnsanlar amaçlarına ulaşmaktan, yapmaya çalıştıkları yapıyı bitirmekten korktukları için yıkmayı, parçalamayı bu denli seviyor olmasınlar? Belki insan kurulan yapıyı uzaktan seyretmeyi seviyordur. Üstelik bu binayı sadece yapmayı seviyor; içinde oturmayı istemediği gibi karıncalar, koyunlar gibi bırakmayı düşünüyor. Karıncaların ev konusunda çok farklı düşünceleri vardır; onlar, dibi sonsuzluğa giden muhteşem, sağlam yapılar kurarlar.

Evlerle aranız nasıl?

Evlerle aram iyidir.  Ben sokaklarda gezerken bütün pencereleriyle bana bakıp “Merhaba. Nasılsınız? Ben çok şükür iyiyim. Mayıs’ta üstüme bir kat daha çıkacaklar.” der kimisi. Kimisi ise “E nasılsın bakalım?” ya da “Dün az kalsın yanıyordum.” der. İçlerinden kimilerini çok severim. Kimisini oldukça yakından tanırım.

Örneğin bir tanesi önümüzdeki yaz bir mimar tarafından tedavi edilecek. Allah muhafaza bir şey olmasın diye tamirat sırasında her gün oraya gideceğim. Hele benim çok sevdiğim taştan yapılmış pembe bir evin hikâyesini asla unutamam. Hantal komşularına bakıp da övünmesini bana bakıp gülümsemesini gördükçe içim ona karşı sımsıcak oluyordu ama bir gün yanından geçerken “Beni sarıya boyadılar.” diye bir inleme duydum. Bir de ne göreyim! Haydutlar! Barbarlar! Ne sütunlar kalmış ne de sundurma. Hepsini kanarya sarısına boyamışlar. Beynime kan sıçradı âdeta. Çin İmparatorluğu rengine boyayarak çirkinleştirdikleri dostumu o halde görmeye daha fazla dayanamayacağım için o semte artık uğramıyorum.

Söyleşinin akışını değiştirelim izninizle. Bir süre memurluk yaptınız. Bize memur Dostoyevski’den bahseder misiniz biraz?

Aksi bir memurdum, kabaydım; böyle davranmak, bana haz verirdi. Rüşvet almadığım için kaba davranma hakkını kendimde buluyor, böylece avunuyordum. Kötü bir espri ama karalamayacağım üzerini. İşlerini yaptırmak üzere masama gelenlere dişlerimi gıcırdatarak konuşur, birinin canını sıktım mı, büyük bir haz duyardım. Bunda da çoğu zaman başarılı olurdum. 

Kötü ve hırçın bir memur çıkıyor ama anlattıklarınızdan...

Aslına bakılırsa, ne kötü ne de hırçın biriyim. Bütün hareketlerim eğlence olsun diye yaptığım saçmalıklardan ibarettir. Öfkemden ağzım köpürmüşken biraz olsun güler yüz gösterip, önüme şekerli bir bardak çay sürüldü mü yumuşayıveririm. Üstelik duygulanırım da… Ama sonradan kendime kızar, utancımdan aylarca uyuyamam. Huyum böyle işte.

Acı çekmekten zevk alıyor gibisiniz. Şu an sizden duyduklarımız, kimi eserlerinizde yansıyan durumu tasdik ediyor sanki. Bu nasıl bir halet-i ruhiyye?

Bu, kederden doğan, kederin artması ve insanın durumunun güçleşmesi oranında çoğalan bir zevktir. Birisi beni tokatladığında sevinç duyduğum zamanlarım olmuştur. Doğru söylüyorum, bunda bambaşka zevkler bulabiliyorum sanırım.

Öyleyse sizin için diş ağrısının da bir zevki vardır.

Elbette! Diş ağrısının da bambaşka bir zevki vardır. Bir ay boyunca bu ağrıyı çektiğimden çok iyi biliyorum. Hiç şüphesiz bu öfke, dışa yansımayan bir öfke değildir; sancılı ve iniltili olur. Ama bunlar, içten olmayan sinsi iniltilerdir. Sorun da burada zaten. Acı çeken insan, inlemekten büyük bir zevk duyar; eğer duymasaydı, inlemesini rahatlıkla durdurabilirdi. Bu gerçekten harika ve üzerinde durulması gereken bir örnek.

Küçük düşürülmekten zevk almaya çalışan birinin kendine saygı duyduğu söylenebilir mi?

Kendimi bildim bileli “Bağışlayın babacığım, bir daha yapmayacağım.” demekten nefret etmişimdir. Bunları söylemek bana hiç de zor gelmiyor. Aksine çok kolay söylüyorum. En kötüsü de hiç suçum olmadığı halde bilerek yakalanmamdı. Böyle zamanlarda da duygulanır, pişmanlık duyar,  ağlardım; kuşkusuz bunlar da kendimi kandırmak içindi.

Her şeyi derinden duyan, hisseden insanların gece yolculukları da pek dingin olmasa gerek. Ne dersiniz?

Hastalıklı hallerde rüyalar çok defa, fevkalade keskin ve canlı çizgileriyle, gerçeğe çok uygun oluşlarıyla dikkati çeker... Bazen tablo, tüyleri ürpertecek kadar korkunçtur, ama mizansen ve bütün düşünce silsilesi, gerçeğe öylesine uygun, sanat bakımından bütün tabloya ahenk teşkil eden ince ve beklenmedik ayrıntılarla öylesine doludur ki bu rüyayı gören insanın, hatta Puşkin veya Turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, uyanıkken bunu tasavvur ve icat etmesine imkan yoktur. Bu türlü rüyalar, bu hastalıklı rüyalar, her zaman hafızalarda uzun bir süre yer eder, zaten bozuk ve sarsılmış olan uzviyet üzerinde derin izler bırakır.

Biraz da mutluluktan söz etsek… Sizce mutluluk nerede Sayın Dostoyevski?

Bence mutluluk; her şeyin yolunda gittiği, kocasının karısını çok sevdiği, koruduğu, bir an bile ayrı kalmak istemediği bir ailede vardır. Sıkıntılı günleri olsa bile, karı koca mutludur. Sıkıntı çekmeyen insan yoktur zaten.

Eğer severek evlenmişlerse…

Bunu neden söndürsünler ki?

Evliliğin aşkı tükettiği gibi bir çıkarımdan ilhamla sormak istedim aslında; aşkın devamının bir yolu yok mudur?

Olmadığını zannetmiyorum ben. Adam, çok iyi ve onurlu bir insansa aşkını tüketmez. Evliliğin ilk yıllarında yaşanan ateşli aşk, yerini güçlü bir sevgiye bırakacaktır.  Zaman geçtikçe karı koca arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir, her şeylerini beraber ve birbirlerine danışarak yaparlar. Bir de çocukları oldu mu, en kötü günleri bile mutlu geçer onların.

Evlilikte en önemli nokta nedir, diye sorsak, özet bir cevabı olur mu sorumuzun?

Karı koca sıkıntılarını öz annelerinden bile gizlemeli, aralarında hakem olmasını istememelidirler. Karı kocanın en iyi hakemi ancak kendileri olabilir. Aşkın bir kutsallığı vardır, bunu sarsmamak için tüm yabancı bakışlardan sakınmak gerekir.  Böylece aşkın kutsallığı daha da artacak ve tam anlamıyla mutluluk yaşanacaktır. Sonuçta karı koca arasındaki saygı da pişecektir; evliliğin temeli de saygıdır zaten.

Peki, biraz özel bir soru olacak ama sizce karşımızdakini etkilemenin yolu nedir?

Bu çarenin övme olduğunu siz de bilirsiniz. Dünyada açık yüreklilikten daha zor hiçbir şey yoktur, ama övmeden de kolay bir şey yoktur. Açık yüreklilikte, yüzde bir de olsa, falsolu bir nota hemen ahenksizlik doğurur, ardından da rezalet kopar. Övmede ise, son notaya kadar hepsi de falsolu olsa, yine de hoş görünür ve zevkle dinlenir; gerçi kaba bir zevkle ama ne de olsa yine zevkle dinlenir. Övme ne kadar kaba olursa olsun, söylenenlerin hiç değilse yarısı, dinleyene, mutlaka gerçek gibi gelir ve bu, toplumun her tabakasında böyledir. Hatta dünyanın en namuslu bir bakiresini bile övme ile baştan çıkarmak kabildir.

Birini tam anlamıyla tanımak nasıl mümkün olur?

İnsan, bir kimseyi tam manasıyla tanımak istiyorsa, sonradan düzeltilmesi ya da silinmesi pek kolay olmayan hatalardan, önyargılardan kaçınabilmek için yavaş ve dikkatli olmalıdır.

Biraz da eserlerinize değinsek... Eserlerinizi ilk defa okuyanlarda şöyle bir tesir bırakıyorsunuz: “Evet gerçekten beni anlıyor. Duygularımı, korku, hüzün ve hırslarımı bu kadar iyi yansıtan birine rastlamamıştım bugüne dek.” İlgi çekmeyi nasıl sağlıyorsunuz? Bu yakınlığı neye borçlusunuz?

Bazen hayatta hiç tanımadığımız kimselerle öyle karşılaşmalar olur ki, kendileriyle daha bir kelime konuşmadan adeta birdenbire, ansızın, ilk bakışta onlarla ilgilenmeye başlarız.

Baş karakterleriniz, genellikle derin felsefî düşüncelere sahip insanlar. Raskolnikov’un “topluma, tarihe, değişime ve suç”a bakışında da oturmuş temel fikirler var. Yanılıyor muyum? Bize biraz onun bu konudaki tezinden söz eder misiniz?

Bu ana düşünceye göre, insanlar tabiat kanunları gereğince, umumiyetle iki sınıfa ayrılırlar: Aşağı sınıf (alelade insanlar) dediğimiz insanlar ki, biricik ödevleri, kendileri gibi bir takım varlıkların çoğalmasına yarayacak materyal vazifesi görmekten ibarettir. Bir de, kendi çevrelerinde yeni bir söz söylemek kabiliyet ve istidadını kendinde gören insanlar sınıfı. Tabii bu arada bir yığın da ara bölümler vardır. Ama bu iki sınıfın ayırt edici çizgileri oldukça keskindir. Birinci kısım, yani kendileri gibi varlıkların çoğalmasına materyal vazifesini görenler, yaradılışları icabı muhafazakâr insanlardır. Uysal bir yaşayış sürerler, boyun eğerek yaşamayı severler. Onlar böyle bir yaşayışta gururlarını incitecek hiçbir şey görmezler. İkinci sınıfa gelince, bunlar boyuna kanun sınırlarını aşarlar, kabiliyetlerine göre yıkıcıdırlar veya buna yatkındırlar. Bu sınıf insanların suçları, pek tabii olarak nispi ve çok çeşitlidir. Büyük bir çoğunlukla ve pek çeşitli sözlerle, bugünün, daha iyi şeyler adına yıkılmasını isterler.

Belki söyleşinin akışına göre sert bir dönüş olacak ama idam cezası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence cinayetle suçlanan birini öldürmek, onun işlediği suçtan daha korkunç bir suç işlemek olur. Yasalarla bir adamı öldürmek, haydut gibi adam öldürmekten daha korkunçtur kanısındayım. Bir haydut tarafından gecenin bir vakti ormanda vurulan ya da kesilen bir insan son ana kadar kurtulacağı ümidini taşır. Boğazı kesildiği halde kaçan ya da yaşamının bağışlanması için yalvaran insanlara çok rastlanmıştır… Bu durumda ise son ümidi -ölümü on kat daha kolaylaştıran bu son ümidi- kesinlikle insanın elinden alınmış bulunuyor. Kesin karar ortadadır ve bundan en ufak bir kaçış yolu olmaması acıların en büyüğüdür. Savaş meydanında bir eri topun karşısına geçirip ateş edin; onda bile bir kurtuluş ümidi vardır. Fakat aynı askere kesinleşmiş bir kararı okuyun ya delirecek veya ağlamaya başlayacaktır. Buna cinnet geçirmeden dayanabilecek bir insan bulunabileceğini kim iddia edebilir? Bu denli acımasız, iğrenç ve gereksiz bir aşağılamaya neden ihtiyaç duyarlar?

Fakat mahkûmlar ölmediği müddetçe de işkenceye maruz kalıyorlar. İdam, mahkûm için işkenceden kurtuluş olarak da düşünülemez mi?

İşkencelerde çekilen ızdırabı, yaraları, vücudun katlandığı acıları düşünün. Bütün bunlar insanı ruhi acıdan korur, çünkü ölene dek hep bedensel acıların içindesindir. Ama asıl en şiddetli acı, yaralarının verdiği acı değil de, bir saat, on dakika, yarım dakika sonra, hatta hemen o anda ruhunun bedeninden kesinlikle ayrılacağını ve insanlığını kaybedeceğinin bilincinde olmandır. En önemlisi de bunun kesinkes olacağıdır. Başını bıçağın altına koyup sesini duyduğun an… İşte saniyenin dörtte bir kadar kısa bir süre, hepsinden daha korkunçtur.

İnsaniyet bakımından ceza nedir?

Vicdanı olan herhangi bir insan, hatasının şuurundaysa bunun acısını çekmelidir. Onun cezası budur.

Bir mahkûmun umutları özgür bir kişinin umutlarına hiçbir bakımdan benzemez. Hiç şüphesiz özgür insan da kaderinde bir değişiklik bekleyebilir veya bir amacının gerçekleşeceği ânı özleyebilir. Bir yandan da yaşar, hareket eder, gerçek yaşantı onu akıntısına kaptırıp sürükler. Bir mahkûm için de böyle midir?

Genellikle boyun eğenleri, yüksekten bakılmak, küçümsenmek kadar kızdıran bir şey yoktur.

Ne kadar alçalmış olursa olsun, her insan içgüdüsü dolayısıyla onuruna saygı gösterilmesini ister. Bir mahkûm, toplumun cezalandırdığı lânetli bir insan olduğunu bilir, kendisini üstlerinden ayıran mesafeleri de bilir ama ne prangalar, ne kızgın demirle vurulmuş suçluluk damgası ona insan olduğunu unutturamaz. İnsan olduğuna göre de insanca muamele ister değil mi?

İnsan ne kadar alçalırsa o kadar kabarır, o kadar korku yaratmaya çabalar. Bir çeşit umutsuzluktur onu iten; bir an önce bitirmek, kaderini zorlamak, cezasını görmek, artık çilesinin yükünü, umutsuzluğunun o ezici yükünü tek başına tatmaktan kurtulmak için can atar.

Peki bizzat siz, hakkında kurşuna dizilme kararı verilmiş ve bundan son anda kurtulmuş bir yazar olarak, o anki hislerinizi anlatabilir misiniz?

Aklınız çalışır, ama gücünüz tükenmiştir. Kaçınılmaz bir felaket karşısında, örneğin bir ev başınıza yıkılırken, ansızın gözlerinizi kapatıp “Ne olacaksa olsun!” diye bulunduğunuz yere çökerek beklemek arzusu gelir içinizden...

Bir yıl kadar hapishanede kaldınız, biraz o günlerden, bir yazar olarak oradaki gözlemlerinizden bahsetmek ister misiniz?

O yıla ait her saati, her dakikayı en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Fakat daha önce de belirttiğim gibi bu hayata bir türlü alışamamış mahkûmlar da vardır. Hatırlıyorum da bu bir yıl boyunca kendi kendime hep şu soruları soruyordum: Gerçekte neler hissediyorlardı? Buraya ayak uydurmuş oldukları doğru muydu? Göründükleri kadar sakin miydiler acaba? Zihnimin büyük bir bölümünü bu tip sorular kaplamıştı. Mahkûmlar burayı, uzun bir süre yaşamak zorunda kalacakları bir yer olarak değil de yoldan geçerken uğradıkları bir hanmış gibi görüyorlardı. Hatta hayatları boyunca burada kalmaya mahkûm adamlar bile yerinde duramıyorlar, sinirli ve rahatsız bir ruh hali içinde yaşıyorlardı. Her biri gerçekleşmesi neredeyse imkânsız hayaller kuruyorlardı. Son derece sessiz fakat bir o kadar da âşikâr bir tavırla ortaya konan bu daimî rahatsızlık ve bilinçsiz bir şekilde açığa vurulan umutların insanın ruhunda yarattığı bu garip sabırsızlık, hapishane içinde oldukça sıra dışı bir havaya dönüşüyordu. Bazı zamanlar bu umutlar öylesine gerçek dışı olurlardı ki neredeyse delilik sınırlarına ulaşırdı. İşin en çarpıcı yanı ise bu akıl almaz umutların sahiplerinin görünüşte mantıklı ve gerçekçi insanlar olmalarıydı. Dolayısıyla bu tuhaf insanlar hapishanenin en önemli özelliğini teşkil ediyordu. Daha ilk bakışta, böyle bir durumla hapishane dışında karşılaşamayacağını anlayabilirsiniz. Burada neredeyse herkes hastalık derecesinde birer hayalcidir ve bu apaçık bellidir.

Sizin hayalle aranız nasıl?

Hayal kurmayı ne kadar ilerlettiğimi bilemezsiniz. Artık aslı olmadığı halde sadece ruhumu biraz olsun dinlendirdiği için eski günlerin, kısır, saçma hayallerimin yıl dönümlerini kutluyorum. Hayalini kurabileceğim bir şeyler yaşamadığım [zamanlar] hayalini kurduğum şeylerin hayalini kuruyorum. Daha önce gezip mutlu olduğum yerleri unutmuyor, oralara defalarca gidiyorum. Şu ana geçmiş günlerin anılarını katmak için bir gölge gibi sessiz ve üzgün, bir o kadar da kederli, aylak aylak dolaşıyorum bu şehirde. O sırada aklıma neler neler geliyor.

Örneğin, tam bir yıl önce aynı gün aynı saatte aynı kaldırımda gene üzgün üzgün dolaştığımı hatırlıyorum. Eski hayallerimin hiç de iyi olmadıklarını bildiğim halde yakama yapışan karamsarlıklardan kurtulmak için eski günlerde hiç yoksa daha huzurlu olduğumu, o anda canımın sıkılmasına neden olan sıkıntılarımın o zaman daha başta olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman kendime “Hayallerin nerede?” diye sorarım. Ama hemen başımı sallayıp “yıllar ne kadar çabuk geçiyor!” demekten başka bir çıkar yol bulamam. Bu sefer de aklıma başka sorular gelir... (Bir süre susuyor.)

Ne gibi sorular?

“Bunca yıl ne yaptın?”, “Hayatının en iyi yıllarını hangi mezarlığa gömdün?”, “Gerçekten yaşadın mı, yoksa yaşadığını mı sanıyorsun?” İçimden hemen başka bir ses konuşmaya devam eder. “Çevrendeki her şey nasıl da değişiyor. Bak, birkaç yıl daha geçsin, yalnızlıkla birlikte titreyen bir bastonla karşılaşacaksın.” Ondan sonra da büsbütün umutsuzluk, üzüntü ve bezginlik... Bir gün hayal dünyamın yaprakları sararıp dökülecek ve dünyam tamamen yıkılmış olacak. O zaman hem yapayalnız kaldığım için hem de özleyeceğim bir şey olmayacağı için hayıflanacağım. Çünkü yitirdiğim şey sadece sıfır kadar büyük hayallerim olacak.

Hissettiğiniz acılardan, kimi zaman içinde bulunduğunuz çelişkilerden edebî anlamda besleniyorsunuz da... Bunların sizin nazarınızda bir derinliği olmalı.

Elbette bütün bunların bir derinliği var. Mesela ne aşklar yaşadım hayallerimde. Güzel ve yüce şeylere dalarak... Bunlar yeryüzünde asla bulunmayan, hayalî sevgilerdi. Ama bana yetiyor, sonradan gerçek bir sevgi duymama da ihtiyaç bırakmıyordu. Her şeyi tatlı bir tembellikle sanata bağlıyordum. Sağdan soldan, şairlerden, romancılardan kaptığım mükemmel yaşam sahnelerini, istediğim gibi değiştirerek hayallerimde ben de yaşıyordum.

[Aslında] hayal dünyasında üç aydan fazla yaşamaya dayanamıyor, sonunda insanlara karışmak için büyük bir istek duyuyorum. Çünkü bazen hayallerim, bir insanla kucaklaşmak isteyecek kadar mutluluk veriyor.

Sizin gibi bir edebiyat dehası kalbi mi önceliyor, yoksa aklı mı?

Bence kalp her şeyin başında gelir; ötesi önemsiz... Gerçi akılda gerekli tabii, belki de en önemlisi akıl.

Siz de tam emin değilsiniz sanırım? (Gülüşmeler)

Gülme[yin]... Bu söylediklerim çelişkili değil. Beyinsiz olup da yüreği olan bir budalayla beyni olan ama yüreksiz ve mutsuz bir budala aynı şeydir. Eski bir gerçek bu...

Haklısınız... Peki, bu kadar tanınan, kitaplarında dünyalar kurup, dünyalar yıkan bir yazarın kendi dünyasında en çok yapmak istediği nedir?

Arkamda çok kimse bırakmak isterdim, çok kimse... Ama hiç kimsem yok, hiç kimsem... İnsanların önderi olmak isterdim. Buna hakkım da vardı. Ah! Öyle çok şey istiyordum ki! Şimdi hiçbir şey istemiyorum, hiçbir arzum yok. Bir şey istememek için kendi kendime söz verdim.

Edebiyatı nasıl tanımlıyorsunuz?

Edebiyat hoş bir şey. Çok hoş bir şey. Aynı zamanda çok da derin. İnsanların yüreğini güçlendirip onlara nasihat ediyor. Edebiyat bir resim, yani bir anlamda hem bir resim he de bir ayna. Duygular, ifadeler, en ince eleştiriler, öğretici bilgiler taşıyan bir belge.

Otobiyografi yazmayı düşünüyor musunuz? Otobiyografide içten olabilmek mümkün mü?

Her insanın, herkese söyleyemeyeceği, sadece dostlarına açılabileceği özel anıları vardır. Hatta dostlara bile açılamayacak, insanın ancak kendisine itiraf edebileceği sırları da vardır. Bunun yanında, kendimize bile açamayacağımız şeyler vardır. En şerefli insanın bile hafızasından bunlar epey kabarıktır. Daha doğrusu, insan onurlu olabildikçe bunların sayıları artar. Geçtiğimiz günlerde, eski maceralarımı kafamda toplamaya karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, tedirginlik duyarak geçiştirmeye çalışıyorum. Sadece hatırlamak değil, bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapmak istiyorum. İnsan, kendi kendisine tümüyle içten olabiliyor mu? Heine, otobiyografi yazmanın neredeyse imkânsız olduğunu, insanın kendisine asla dürüst davranamayacağını ileri dürer. Heine’ye göre Rousseau, itiraflarında birçok yalan söylemiş. Bunlar da gururu nedeniyle bilerek yapmıştır. Ben Heine’nin haklı olduğuna inanıyorum. İnsan sadece gururu yüzünden, kendisini cinayete kadar götürebilecek yalanlara bulaşabilir; böyle bir gururu da ben çok iyi biliyorum. Ne var ki Heine, itiraflarını topluma sunan birinden bahsediyor. Fakat ben sadece kendim için yazıyorum. Okuyuculara hitap etmem, bunun daha basit bir yazım şekli olmasından kaynaklanıyor; bunu açıkça belirtirim.

Okuyucularınız olmayacağına göre nende kendi kendinize, üstelik de kâğıt üstünde bazı şartlar ileri sürüyor, düzenli değil de aklınıza geldiği gibi yazacağınızı söylüyorsunuz?

Ne bileyim ben! Bu tamamen psikolojik bir sorundur. Böyle davranmamın nedeni, korkak olmamdır belki de. Ya da yazarken ciddi olabilmek için gözümün önüne okuyucuları getiriyorum, birçok sebep olabilir.

Önemli bir nokta daha var. Ne den bu notları yazıyorum? Okuyucular için yazmadığıma göre, anılarımı kâğıda aktarmanın ne anlamı var? Aklımda tutamaz mıyım? Doğru elbette, ama notlarım kâğıt üzerinde daha bir ihtişamlı duruyor. Böylece etkisi artacak ve kişiliğim üstünde daha doğru bir kara varabileceğim; bir de buna üslup güzelliği eklenecek. Belki de içimi kâğıda dökerek rahatlayacağım.

Yeri gelmişken söyleyeyim, eski bir anım var ve şu aralar çok canımı sıkıyor. Geçenlerde kafama takıldı ve o zamandan bu yana hüzünlü bir müzik gibi aklımdan çıkmıyor bir türlü. Fakat kurtulmam gerek ondan. Buna benzer yüzlerce anım var benim. Arada sırada bunlardan biri canlanarak beni ezmeye çalışır. Yazarak bunlardan kurtulacağımı düşünüyorum, denemekten ne çıkar ki?

Son olarak, okurlarınız, kaç yılı geride bırakmış bir Dostoyevski’yle baş başaydı. Dahası Dostoyevski ardında kalan yılları nasıl tanımlayacak? Tabii eğer tanımlamak mümkünse.

Şu an kırk yaşındayım ve kırk yıllık uzun bir yaşam, ihtiyarlığın ta kendisidir. Kırk yıldan fazla yaşamak ayıptır, aşağılık bir şey ve ahlâksızlıktır. Bana açık yüreklilik şerefiniz üzerine kimin kırkından fazla yaşadığını söyler misiniz?  İsterseniz bunların kimler olduğunu ben size söyleyeyim: Aptallar ve namussuzlar. Kırk yıllık bir yaşamdan sonra bu sonuca ulaştım.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Sayın Dostoyevski.

Ben teşekkür ederim.[1]

 

 

 

 

 

 

 

 


[1] Bu söyleşi, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”, “Ölü Evinden Anılar”, “İnsancıklar”, “Suç ve Ceza” ve “Beyaz Geceler” kitaplarından iktibas yapılarak hazırlanmıştır.

Ayşe Arca

Ilginç ilginç cümleler, düşünceler. Resmen daldan dala, uça zıplaya dolaşan bir kuş kafamda uçuştu durdu. Merak ve zevkle okudum yine de. Emeğinize sağlık. Şu yabancılar garip, bi o kadar dürüst ve cesur insanlar. Yazmadan geçmeyeyim😊

Çar, 05/04/2022 - 17:38 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
Bot Kontrolü
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
2 + 1 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 287 kez görüntülendi. 1 yorum yapıldı.